İçeriğe geç
+90 531 883 33 88

Ceza Hukuku ve Ceza Yargılaması

“Hayatın Olağan Akışına Aykırı”: Kanaat, Delilin Yerini Tutamaz

Yazar: Yayın tarihi: Yaklaşık 19 dakika okuma

Kurumsal hukuki inceleme ve kontrol: Güneş & Güneş Hukuk Bürosu

Yayımlayan: Güneş & Güneş Hukuk Bürosu

Özet

  • “Hayatın olağan akışına aykırı” ifadesi delil değil, değerlendirmedir. Değerini, dayandığı somut olgulardan ve bu olgularla kurduğu açıklanabilir ilişkiden alır.
  • Bir davranışın tuhaf ya da alışılmadık görünmesi, o davranışın suç olduğunu göstermez. Ceza yargılaması, insanların ne kadar alışıldık yaşadığını değil, isnat edilen suçu işleyip işlemediğini araştırır.
  • Masumiyetini ispat etmesi gereken sanık değildir. Suçlamayı ispat etmek iddia makamının görevidir. Mahkemenin gerçeği araştırma yetkisi de bu yükü sanığa taşımaz.
  • Kişileri yalnızca çevreleri ve kimlerle konuştukları üzerinden suçlu saymak, modern ceza hukukunun iki buçuk asrı aşkın süredir reddettiği bir anlayıştır. Bir insanın ceza sorumluluğu, başkasına yöneltilen suçlamadan türetilemez.

51 tekrar, 51 delil değildir.

Bir doktor, on dört kişi ve aynı cümlenin 51 tekrarı

Bir doktor düşünün. Terör örgütü üyeliğiyle suçlanıyor. Bu yazıya esas alınan olay anlatımında iddianamenin temel dayanağı, telefonunun HTS kaydı. Kayda göre doktorun telefonunda, haklarında soruşturma yürütülen on dört kişiyle görüşme kaydı var.

Doktor ifadesinde, mecburi hizmet yıllarından beri hastalarına cep telefonu numarasını verdiğini ve hastalarının kendisini aradığını söylüyor. Telefonu her gün onlarca kişi arıyor. On dört kişi de binlerce arayanın arasında.

HTS kaydı görüşmelerin içeriğini göstermiyor; telefonlar arasında ne zaman, hangi yönde ve ne kadar süreyle iletişim kurulduğuna ilişkin veriler içeriyor. İddianame ise haklarında henüz bir mahkûmiyet hükmü bulunmadığı aktarılan bu kişileri “örgüt mensubu” olarak adlandırıyor ve şöyle diyor:

“Sanığın çok sayıda örgüt mensubuyla irtibat hâlinde olması hayatın olağan akışına aykırıdır.”

Bu cümlede iki varsayım üst üste kurulmuştur. Önce arayanların suçluluğu sabitmiş gibi hareket ediliyor. Sonra bu varsayılan suçluluk, onlarla konuşan doktora aktarılıyor. Aktarılan olayda doktora bağlanan somut davranış ise telefonunu açmak. Numarasını herkese veren bir doktor için çok aranmak olağandışı değil, olağanın ta kendisi.

Buradaki itiraz, hakkında mahkûmiyet kararı bulunmayan kişilerle ilişkilerin araştırılamayacağı değildir. Elbette araştırılabilir. İtiraz, araştırılması gereken bir ihtimalin peşinen kesinleşmiş bir gerçek gibi kullanılmasına ve ardından başka bir insana suçluluk olarak yüklenmesine yöneliktir. Üstelik arayan kişilerin suçluluğu hükmen sabit olsa bile doktorun suçluluğu bundan kendiliğinden çıkmaz. Anayasa’nın 38. maddesi ve Türk Ceza Kanunu’nun 20. maddesindeki şahsi sorumluluk ilkesi tam da bu otomatik geçişi engeller. [1]

Ceza sorumluluğu bulaşıcı değildir. Bir başkasının suçu, telefon hattından karşı tarafa geçmez.

Aktarılan anlatıma göre doktorun da yer aldığı iddianamede “hayatın olağan akışına aykırı” ifadesi, farklı kişiler ve birbirinden tamamen farklı olaylar için tam 51 kez kullanılmıştı. Eleştirinin merkezindeki iddia, somut delille açıklanması gereken boşlukların bu tekrarlarla kapatılmasıdır.

Bir ifadenin 51 kez kullanılması tek başına hukuka aykırılık göstermez. Ancak her kullanımda ayrı bir olgu, ayrı bir değerlendirme ve kişiye özgü bir bağlantı gösterilemiyorsa tekrar, gerekçenin yerini almaya başlamıştır. Böyle bir durumda mesele tek bir iddianamenin üslup sorunu olmaktan çıkar; ceza yargılamasının üzerine kurulduğu ispat anlayışını ilgilendirir.

Delilleri yorumlamak mı, delilin yerini tutmak mı?

“Hayatın olağan akışı”, kolluğun, savcıların ve hâkimlerin genel hayat tecrübesine başvururken kullandığı bir ifade. Doğru kullanıldığında meşru bir akıl yürütme aracıdır.

Bir örnek verelim. Gece saat üçte, kapısı kırılmış bir dükkândan elinde para kasasıyla çıkarken kameraya yakalanan biri “Kasayı yerde buldum, sahibine götürüyordum” diyor. Mahkeme bu açıklamanın hayatın olağan akışına uymadığını söyleyebilir. Çünkü elinde zaten somut deliller vardır: kırık kapı, kamera kaydı, kişinin elindeki kasa. Hayat tecrübesi bu delillerin birlikte değerlendirilmesinde kullanılır; kişinin açıklaması da olayın bütün şartları içinde tartışılır.

Sorun, bu sıra tersine çevrildiğinde başlıyor. Ortada suçun unsurlarını gösterecek delil yok ya da mevcut deliller bu bağlantıyı kurmakta yetersiz. Boşluk “hayatın olağan akışına aykırı” cümlesiyle doldurulmaya çalışılıyor. İfade artık delilleri yorumlamak için değil, bulunmayan ispatın yerini tutmak için kullanılıyor.

Aradaki farkı görmek için tek bir soru yeterlidir: Bu değerlendirmeyi taşıyan olgu nedir?

Kasayı taşıyan kişinin görüntüsünden bir sonuca varılabilir. Ancak görüntüsü, tanığı, konuşma içeriği veya aynı amacı ortaya koyan başka bir somut bağlantısı bulunmayan bir olayda “Bize böyle olması daha mantıklı geliyor” denilerek eksik olan olgu üretilemez.

Dolaylı delil de delildir. Her suçun kamera görüntüsü veya itirafla ispatlanması gerekmez. Fakat dolaylı delilden çıkan sonucun, o delille nasıl kurulduğu açıklanmalıdır. Akıl yürütme, deliller arasındaki ilişkiyi kurabilir; delillerden çıkarılamayan bir olayı, yalnızca varsayımla olmuş gibi kabul ettiremez.

Aramanın kaydı var; suçun hangi unsurunun kaydı var?

Doktor örneğinde birbirine karıştırılan iki ayrı önerme var: “Bu kişilerle telefon görüşmesi yapılmış” ve “Bu görüşmeler örgütsel amaçla yapılmış.” İlk önerme iletişim verileriyle doğrulanabilir. İkinci önerme için ayrıca somut dayanak ve denetlenebilir gerekçe gerekir.

“Aradı” ile “talimat verdi” aynı şey değildir. “Konuştu” ile “örgütsel ilişki kurdu” aynı şey değildir. “Tanıyor” ile “suça katıldı” aynı şey değildir. HTS kaydına sonradan eklenen “örgütsel” sıfatı, kaydın kendi içeriğinde bulunmayan bir sonucu taşır. Bu sonucun dayanağını açıklama yükümlülüğü, sıfatı kullanan makamdadır.

İletişimin sıklığı, zamanı, arama biçimi, tarafların konumu ve diğer deliller kuşkusuz değerlendirilebilir. Fakat bunların her biri, somut kişinin davranışıyla ve isnat edilen suçla ilişkilendirilmelidir. “Aralarında irtibat var” cümlesi, ilişkinin ne anlama geldiği sorusuna cevap değildir; tam tersine, cevaplanması gereken sorunun başlangıcıdır.

AYM Genel Kurulunun Murat Albayrak kararında belirli ankesörlü telefon aramalarına ilişkin teknik analizler, karşılaştırmalar, diğer bilgiler ve savunma imkânları birlikte incelenmiştir. Mahkeme, o olayda HTS verilerinin mahkûmiyette tek veya belirleyici delil olarak kullanılmasını kendiliğinden adil yargılanma hakkına aykırı saymamıştır. Bu nedenle eleştiriyi “HTS hiçbir zaman yeterli olamaz” biçiminde kurmak isabetli değildir. Asıl soru, kaydın somut olayda neyi ispatladığı ve çıkarımın hangi gerekçeyle yapıldığıdır. [2]

Doktor örneğinde de mesele kaydın varlığı değildir. Mesele, mesleki ilişki açıklaması tartışılmadan iletişim kaydından örgüt üyeliğine geçilebilmesidir.

On dört kişi, hangi bütünün içinde on dört kişidir?

“On dört kişiyle görüştü” ifadesi tek başına büyük bir sayı izlenimi yaratabilir. Oysa bu sayının anlamı, hangi zaman aralığında, toplam kaç kişiyle kurulan iletişim içinden seçildiğine bağlıdır.

Bu kişiler doktoru mu aradı, doktor mu onları aradı? Görüşmeler bir güne mi, yıllara mı yayıldı? Tekrarlanan bir düzen var mı? Doktorun hasta ilişkileriyle uyumlu bir açıklama bulunuyor mu? İncelenen dönemin tamamı mı gösteriliyor, yalnızca suçlama için seçilen bölüm mü?

Bu sorular cevaplanmadan “çok sayıda” demek, karşılaştırması yapılmamış bir büyüklük iddiasıdır. Binlerce arayan içinden belirli kişiler seçilip yalnızca o isimler yan yana yazıldığında, kişinin hayatının bütünü kaybolur; geriye seçilmiş bir görüntü kalır.

Elbette toplam içindeki oran düşük diye her ilişki kendiliğinden masum olmaz. Ama oran, zaman ve bağlam gösterilmeden sayı da kendiliğinden suçlayıcı olamaz. Önce olağan bağlamı dosyadan çıkarıp sonra geriye kalanı olağandışı ilan etmek, sağlıklı bir delil değerlendirmesi değildir.

51 tekrar, 51 delil değildir

Aynı kanaatin tekrar edilmesi, o kanaati delile dönüştürmez. Bir tanığın aynı şeyi 51 kez söylemesi 51 tanık etmeyeceği gibi, bir değerlendirmenin 51 kez yazılması da 51 delil etmez. Tekrar sayısı arttıkça iddianamenin gücü değil, açıklanmamış delil ihtiyacı görünür hâle gelebilir.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 170/4. maddesine göre iddianamede yüklenen suçu oluşturan olaylar mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanmalıdır. Dolayısıyla kişiye hangi somut eylemin yüklendiği, hangi delilin bu eylemi gösterdiği ve eylemin suçlamayla nasıl ilişkilendirildiği anlaşılabilmelidir. “Hayatın olağan akışına aykırı” ifadesi bunların hiçbirinin yerine geçemez. Ne sanığın eylemidir ne delildir ne de tek başına suçun bir unsurudur. [3]

Bu kalıbın kötü kullanımında genellikle şöyle bir döngü kuruluyor:

Sanık suç işlemiş olmalıdır, çünkü davranışı olağan değildir.

Davranışı olağan değildir, çünkü sanığın suç işlediği düşünülmektedir.

Önce bir suçluluk kanaati oluşuyor. Sanığın davranışları bu kanaate göre “olağandışı” sayılıyor. Açıklaması da aynı gerekçeyle reddediliyor. En sonunda açıklamanın reddedilmiş olması, suçlamayı doğrulayan yeni bir olgu gibi sunuluyor. Akıl yürütme kendi etrafında dönüyor.

Oysa aynı kabulün farklı cümlelerle tekrar edilmesi, birbirinden bağımsız doğrulamalar yaratmaz. Bir telefon kaydına önce “irtibat”, sonra “örgütsel temas”, ardından “bağlılık göstergesi” denildiğinde elde üç ayrı delil yoktur. Aynı kayıt, üç ayrı nitelemeyle anlatılmıştır. Bir olguyu suçun adıyla yeniden adlandırmak, o suçun gerçekleştiğini ispat etmek değildir.

İddianame, kişinin bütün hayatının dosyası değildir

CMK’nin 170/4. maddesinin çoğu zaman tartışmanın dışında kalan ikinci bölümü ayrıca önemlidir. Kanun, iddianamede “yüklenen suçu oluşturan olaylar ve suçun delilleriyle ilgisi bulunmayan bilgilere yer verilmez” diyor. Bu hüküm, 2021 yılında 7331 sayılı Kanun’la maddeye eklenmiştir. [4]

Bu düzenlemenin anlamı, yalnızca kısa ve düzenli bir metin hazırlanması değildir. Kişinin bütün sosyal hayatının, bütün tanışıklıklarının ve bütün tercihlerinin üst üste yığılarak suçluluk izlenimi oluşturmasına karşı da bir sınırdır.

Bir kişinin okulunu, bankasını, arkadaşlarını, gittiği toplantıları ve telefon rehberini art arda sıralamak, bu bilgilerin isnat edilen suçla ilişkisini açıklama zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. İddianame, “Bu kişinin hayatından hoşlanmıyoruz” metni değildir. Suç oluşturduğu ileri sürülen belirli eylemlerin, delilleriyle açıklanması gereken bir usul belgesidir.

Suçlamayla ilgisi gösterilmeyen bilgi, yalnızca metni kalabalıklaştırmaz. Okuyucuda “Bu kadar şey yazıldığına göre bir şey vardır” düşüncesi de yaratabilir. Oysa dosyanın hacmi, ispatın ölçüsü değildir. Bir insanın hayatını yüz sayfa anlatmak, suçun unsurunu gösteren tek bir olguyu açıklamanın yerine geçmez.

Suçlamayı tersinden sınayalım: Ne yapsaydı lehine sayılacaktı?

Bir suçlama mantığının sağlamlığını görmek için, yalnızca ulaştığı sonuca bakmak yetmez. Hangi durumda o sonuçtan vazgeçebileceğini de sormak gerekir.

Aşağıdakiler belirli bir dosyadan aktarılmış gerekçeler değil, eleştirilen düşünme biçimini sınayan karşı örneklerdir:

  • Telefonunu açarsa “irtibat kurdu”, açmazsa “irtibatı gizledi” deniliyorsa hangi davranış lehine değerlendirilecektir?
  • Çok konuşursa “ilişkisi yoğun”, az konuşursa “tedbirli”, hiç konuşmazsa “başka kanaldan haberleşti” deniliyorsa telefon verisinin sınayabildiği iddia nedir?
  • Ayrıntılı açıklama yaparsa “savunmasını hazırlamış”, susarsa “açıklayamıyor” deniliyorsa savunma hakkı nasıl kullanılacaktır?
  • Eski bir görüşmeyi hatırlarsa “ezberlemiş”, hatırlamazsa “kaçamak cevap veriyor” deniliyorsa dürüst bir cevabın bu düzende yeri var mıdır?

Bu sorular, her karşıt davranışın her şartta aynı değerde olduğunu söylemez. Aynı hareket, farklı deliller ve farklı şartlar içinde başka anlamlar taşıyabilir. Sorun, anlamın delile göre değil, önceden seçilmiş suçluluk sonucuna göre değiştirilmesidir.

Her ihtimal suçluluğu doğruluyorsa, suçlama araştırılmıyor; korunuyor demektir.

Doktorun hastalarına telefonunu vermesi açık bir mesleki erişilebilirlik göstergesi de olabilir. Bu açıklama araştırılmadan aynı durumun gizli örgütsel ilişki olarak kabul edilmesi, olgular arasında tercih yapmak değildir; olguların yalnızca suçlamaya uygun kısmını görmek demektir.

“Suçtan kurtulmaya yönelik savunma”: Peki savunma neye yönelik olacaktı?

“Hayatın olağan akışına aykırı” kalıbının yanında düşünülmesi gereken başka bir ifade daha var: “Sanığın savunmasının suçtan kurtulmaya yönelik olduğu…”

Suçu işlemediğini savunan kişinin mahkûm olmamayı istemesi, savunma hakkının olağan sonucudur. Haksız yere suçlandığını söyleyen bir insanın da amacı budur. Bu amaç, savunmasının yalan olduğunu göstermez. Nasıl iddia makamının mahkûmiyet talep etmesi tek başına iddiasını doğru yapmıyorsa, sanığın beraat istemesi de açıklamasını yanlış yapmaz.

Savunma, doğrulanmış hangi olguyla çelişiyor? Hangi bölümünün gerçeğe aykırılığı gösterilmiş? Hangi araştırma yapılmış? Bunlar açıklanmadan kullanılan “suçtan kurtulmaya yönelik” ifadesi, savunmanın içeriğini tartışmak yerine savunma yapılmış olmasını kuşkulu göstermeye başlar.

AYM’nin Eşref Bingöl kararında başvurucu, hesabına gelen parayı bir arkadaşına verdiğini savunmuş ve bu kişinin bulunmasına yarayabilecek bilgiler sunmuştu. Yerel mahkeme, savunmayı olağan akışa aykırı ve suçtan kurtulmaya yönelik değerlendirirken ilgili araştırma taleplerini de yeterli somut gerekçe göstermeden reddetmişti. AYM, bu koşullarda savunmanın dezavantajlı duruma düşürülmesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğine karar verdi. Mahkeme ayrıca ihlal kararının beraat anlamına gelmediğini açıkça belirtti. [5]

Karardan bu yazı bakımından çıkarılabilecek sonuç açıktır: Lehe açıklamayı incelememek, o açıklamayı çürütmek değildir. Savunmayı reddetmek de suçlamayı ispat etmek değildir.

Sanığın açıklaması tutarsız bulunabilir; bu tutarsızlıklar diğer delillerle birlikte değerlendirilebilir. Ancak reddedilen bir açıklamanın bıraktığı boşluğa, suçun kanıtlanmış olduğu yazılamaz.

Masumiyeti ispat etme zorunluluğu yaratılamaz

Bu kalıbın en ağır sonucu, ispat yükünün yer değiştirmesidir. Savcılığın göstermesi gereken, kişinin hangi somut eylemi gerçekleştirdiği ve bunun hangi delillere dayandığıdır. Kalıp devreye girdiğinde ise mantık şuna dönüşüyor: “Bu davranış bize olağan gelmiyor; o hâlde sanık, davranışının masum bir nedeni olduğunu ispat etsin.”

Böylece “suçluluğu ispat edilene kadar herkes masumdur” ilkesi, sessizce “masumiyetini ispat edene kadar herkes suçludur” anlayışına dönüşüyor.

Roma hukukçusu Paulus’a ait, Digesta’da yer alan kuralın Türkçesi şöyledir:

“İspat yükü inkâr edene değil, iddia edene düşer.” [6]

Bu tarihsel kuralı bugünkü ceza muhakemesinin bütün ayrıntılarıyla aynı sayamayız. Ancak gösterdiği yön açıktır: Bir iddiayı ileri sürmek, karşı tarafa bunun tersini ispat etme ödevi yüklemek için tek başına yeterli değildir.

Lord Sankey de 1935 tarihli Woolmington kararında, suçluluğu ispat görevinin iddia makamında oluşunu İngiliz ceza hukukunun içinden geçen “altın iplik” olarak nitelendirmiştir. Karardaki temel ifadenin Türkçesi şöyledir:

“Sanığın suçluluğunu ispat etmek, iddia makamının görevidir.” [7]

Doktordan yıllar içindeki her aramayı tek tek hatırlamasını, her hastasını yeniden bulmasını ve her görüşmenin masum içeriğini kanıtlamasını beklemek, iletişimin suç oluşturduğunu gösterme yükünü sanığa taşımak anlamına gelebilir. Kişinin bir görüşmeyi bugün açıklayamaması, o görüşmede suç işlediğini açıklamaz.

Türk ceza muhakemesinde mahkemenin araştırma yetkisi vardır. Savunmanın delil sunması ve lehe araştırma istemesi de mümkündür. Bunların hiçbiri, sanığa suçsuzluğunu kanıtlama yükümlülüğü getirildiği anlamına gelmez. Susma hakkının kullanılması da eksik suç delilinin yerine konulamaz. [3]

Sanığın açıklamasındaki boşluk, iddianın delili olamaz

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Telfner/Avusturya kararı, bu sorunu somutlaştırır. Bir trafik kazasında aracı kimin kullandığı belirlenememişti. Ulusal mahkemeler, otomobilin başlıca kullanıcısının başvurucu olduğu ve o gece eve dönmediği kabullerinden hareket etmişti. AİHM, suçlamayı yeterince destekleyen bir durum ortaya konulmadan başvurucudan açıklama beklenmesini ispat yükünün savunmaya kaydırılması olarak değerlendirdi ve masumiyet karinesinin ihlal edildiğine karar verdi. [8]

Bu karar, her dolaylı çıkarımın yasak olduğu anlamına gelmez. Gösterdiği sınır şudur: Önce suçlamayı destekleyen deliller ortaya konulmalıdır; sanığın açıklama yapmaması, kurulmamış olan suçlamayı kendi başına tamamlayamaz.

Doktor örneğinde de aynı soru sorulmalıdır: Görüşmenin örgütsel içeriğini gösteren delil mi var, yoksa doktorun bunun aksini yeterince açıklayamadığı düşüncesi mi? Bu iki durumun birbirine karıştırılması, ispat sorumluluğunu sessizce sanığa bırakır.

İddia makamının kuramadığı bağı, sanığın açıklamasındaki boşluk kuramaz.

İddianame için yeterli şüphe; mahkûmiyet için suçun ispatı

Eleştirinin doğru yere yönelmesi için önemli bir ayrımı da korumak gerekir. İddianame düzenlemek ile mahkûmiyet kararı vermek aynı aşama değildir. CMK’nin 170/2. maddesi, toplanan delillerin suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturmasını arar. İddianame aşamasında henüz mahkûmiyet hükmünün ispat düzeyi aranmaz. [3]

Ancak yeterli şüphe, gerekçesiz şüphe demek değildir. Suçlamanın denetlenebilir olgulara dayanması, kişinin eylemiyle ilişkilendirilmesi ve soruşturma sonuçlarıyla açıklanması gerekir. Eşikler farklıdır; delile dayanma zorunluluğu ortaktır.

Yargılama sonunda ise isnat edilen suçun sanık tarafından işlendiği sabit değilse CMK’nin 223/2-e maddesi uyarınca beraat kararı verilir. Kanun, bu durum için sanığın masumiyetini ayrıca ispatlamış olmasını aramaz. [9]

İngiliz hukukçu William Blackstone’un ünlü ifadesi bu tercihin arkasındaki düşünceyi anlatır:

“On suçlunun cezasız kalması, bir masumun cezalandırılmasından yeğdir.” [10]

Bu söz suçun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ceza adaletinin, masum bir insanı mahkûm etme tehlikesini sıradan bir hata payı sayamayacağını anlatır. “Suçlu olması mümkün” ile “suçu işlediği sabit” arasındaki mesafe, bir insanın özgürlüğü kadar önemlidir.

Savcının görevi yalnızca aleyhe ihtimalleri biriktirmek değildir

Bir soruşturmanın ciddiyeti, yalnızca kaç suçlayıcı ihtimal sıraladığıyla ölçülemez. O ihtimalleri zayıflatan veya ortadan kaldıran olguları ne kadar dürüstçe araştırdığı da aynı derecede önemlidir.

CMK’nin 160/2. maddesi, Cumhuriyet savcısına şüphelinin lehine ve aleyhine delilleri toplama ve muhafaza altına alma görevi yükler. CMK’nin 170/5. maddesi de iddianamenin sonuç kısmında kişinin lehine olan hususların ileri sürülmesini öngörür. Lehe delil, savunmanın dosyaya sonradan eklemeye çalışacağı bir fazlalık değildir; soruşturmanın kendi sorumluluğudur. [3], [11]

Amerikan Yüksek Mahkemesi yargıcı George Sutherland, Berger/United States kararında savcılığın adaletle ilişkisini şu ifadeyle anlatır:

“Davayı kazanmak değil, adaletin gerçekleşmesi.” [12]

Bu, Türkiye bakımından bağlayıcı bir yabancı karar gibi sunulacak bir söz değildir. Ancak savcının kamusal görevinin niteliğini güçlü biçimde açıklar; bizim kanunumuzdaki lehe delil toplama yükümlülüğüyle de aynı yönde düşünmeye çağırır.

Doktorun hastaları tarafından arandığı savunması, dosyanın kenarına yazılıp geçilecek bir cümle değildir. Hastalarına telefonunu verip vermediği, görüşmelerin zaman ve yoğunluğunun mesleki hayatıyla uyumlu olup olmadığı, arayanlarla bilinen hasta ilişkileri bulunup bulunmadığı araştırılabilir. Araştırmanın kapsamı da somut iddiaya uygun, gerekli ve kişilerin mahremiyetini gözeten sınırlar içinde belirlenmelidir.

Bu ihtimaller araştırılmadan “savunmasına itibar edilmedi” denildiğinde, araştırmanın yapılmaması savunmanın aleyhine çevrilmiş olur. Devletin araştırmadığı bir açıklamanın belirsizliği, sanığın suçluluğu olarak yazılamaz.

İki buçuk asır geriye

Modern ceza yargılamasının gelişiminde, engizisyon usulünün keyfîliklerine ve kişinin suçluluğunu başlangıçta varsayan yöntemlere yöneltilen eleştirilerin önemli bir yeri vardır. Şöhret, çevre ve kuşkunun ispatın önüne geçtiği anlayışla hesaplaşma, bir günde tamamlanmış değildir.

İtalyan hukukçu Cesare Beccaria, 1764’te yayımlanan Suçlar ve Cezalar Hakkında adlı eserinin işkenceyi tartıştığı bölümünde şöyle yazar:

“Bir insan, hâkimin hükmünden önce suçlu sayılamaz.” [13]

Bu cümle, bugün masumiyet karinesi olarak bildiğimiz ilkenin en bilinen tarihsel ifadelerinden biridir. Beccaria’nın sözündeki belirleyici nokta, suçlamanın varlığıyla suçluluğun sabit olmasının birbirinden ayrılmasıdır.

Doktor örneğine bu ilke ve Paulus’un ispat yüküne ilişkin kuralı üzerinden bakalım. Aktarılan örnekte, haklarında henüz mahkûmiyet hükmü bulunmayan kişilerin suçluluğu tartışma dışına çıkarılıyor; sonra bu kabul, doktorun aleyhine kullanılıyor. Doktordan da görüşmelerin masum olduğunu ispat etmesi bekleniyor. Böylece hem suçlama ile hüküm arasındaki fark hem iddia ile ispat arasındaki sorumluluk silikleşiyor.

“Hayatın olağan akışına aykırı” kalıbının bu şekilde kullanılması bu yüzden yalnızca kötü bir hukuk tekniği değildir. Ceza yargılamasını, insanların somut eylemlerinden önce çevreleri ve kimlerle konuştukları üzerinden değerlendirildiği bir anlayışa yaklaştırır.

İki buçuk asırdan fazla zaman geçmiş olması, bu zihniyetin kendiliğinden ortadan kalktığını göstermez. Hukukun ilerlemesi, ilkelerin yaşından çok, somut dosyada onlara ne kadar bağlı kalındığıyla ölçülür.

Herkesin hayatı aynı olağanlıkta değil

Bir davranışın “olağan” olup olmadığı, kime ve hangi şartlara baktığınıza göre değişir. Ekonomik durum, aile ilişkileri, meslek, çevre, inanç, korku, bilgisizlik ya da yalnızca kişisel tercih, ilk bakışta tuhaf görünen pek çok davranışı açıklayabilir.

Doktorun hastalarıyla, avukatın müvekkilleriyle, gazetecinin haber kaynaklarıyla, esnafın müşterileriyle ilişkisi aynı ölçüyle değerlendirilemez. Bir avukatın suçla itham edilen kişilerle sık görüşmesi mesleğinin sonucudur. Bir gazetecinin kamuoyunun kuşkuyla baktığı insanlara soru sorması haber araştırmasının parçası olabilir. Meslek kişiye dokunulmazlık sağlamaz; fakat mesleğin doğurduğu temasları suç göstergesi saymak için o temastan fazlası gerekir.

Daha çarpıcı olanı, aynı davranışın kişiye göre farklı adlandırılmasıdır. Eleştirdiğimiz değerlendirme biçiminde sıradan gündelik davranışlar yeniden tanımlanarak suçlayıcı anlamlarla sunulur:

  • Bir arkadaşa para göndermek: “örgütsel dayanışma”.
  • Bir toplantıya katılmak: “örgütsel faaliyet”.
  • Bir bankada hesap açmak: “talimata uyma”.
  • Bir kişiyle telefonda görüşmek: “irtibat”.
  • Bir iş için aracılık etmek: “örgütsel bağlılık”.

Aynı davranışlar başka insanlar bakımından hayatın olağan akışının doğal bir parçası olabilir. Burada incelenmesi gereken, davranışa eklenen nitelemenin somut dayanağıdır. Para transferini bir borç ödemesinden ayıran nedir? Toplantının suçla ilişkisini gösteren nedir? Hesabın kişisel tercihle değil talimatla açıldığını ortaya koyan nedir? Görüşmenin mesleki değil örgütsel olduğuna nasıl ulaşılmıştır?

Bu sorular cevaplanmadığında davranıştan kişiye değil, kişiden davranışa gidilmektedir. Önce kişi bir kategoriye yerleştirilir, sonra hayatındaki sıradan ilişkiler bu kategorinin delili olarak yeniden adlandırılır. Böylece “hayatın olağan akışı”, nesnel bir tecrübe kuralı olmaktan çıkıp kişiye göre değişen bir suçlama ölçütüne dönüşür.

Bir davranışın gerçekten olağandışı olduğunu kabul etsek bile sonuç değişmez. Olağandışılık, tek başına suç oluşturmaz. Tuhaf bir davranış araştırılması gereken bir şüphe doğurabilir. Savcılık bu şüpheyi araştırabilir, yeni deliller toplayabilir. Ama araştırılması gereken bir şüpheyi, araştırmanın sonunda bulunmuş bir ispat gibi sunamaz, sunmamalı.

Tersi de doğrudur: Bir davranışın gündelik hayatta sık görülmesi, hiçbir koşulda suçla ilişkili olamayacağını göstermez. Aynı para transferi bir dosyada borç ödemesi, başka bir dosyada suçun finansmanı olabilir. Ayrımı yapacak olan, davranışın dış görünüşü değil; somut bağlamı, amacı ve delilleridir.

Örgüt hakkında genel anlatı, kişi hakkında özel ispatın yerine geçmez

Bir örgütün yapısı, amaçları ve geçmişi hakkında uzun açıklamalar yapılması, belirli bir kişinin o amaçları bildiğini ve benimsediğini kendiliğinden göstermez. Genel anlatı ile bireysel sorumluluk arasında ayrıca kurulması gereken bir bağ vardır.

AİHM Büyük Dairesinin 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak/Türkiye kararı bu ayrım bakımından önemlidir. Mahkeme, başvurucunun eğitim alanındaki faaliyetlerinden örgüt üyeliği suçunun kast unsuruna geçilirken kişiye ve ilgili döneme özgü bir değerlendirme yapılmasını aradı. Başvurucuya yüklenen faaliyetlerin 2014 içinde sona ermiş olabileceği bu dosyada, kastın ilgili dönemin koşulları içinde değerlendirilmesi özellikle önem taşıyordu. Örgütün gelişimi hakkındaki genel açıklamaların, başvurucunun neyi bildiğini ve hangi amaçla hareket ettiğini göstermeye yetmediğini belirledi. Bireyselleştirilmiş değerlendirmenin yapılmaması nedeniyle Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi. [14]

Karar, kastın dolaylı delillerden çıkarılmasını yasaklamıyor. Çıkarımın kişinin eylemleriyle, bilgisiyle ve eylemlerin gerçekleştiği zamanla kurulmasını istiyor. Bir yapının daha sonra açığa çıkan amaçlarının kişi tarafından geçmişte de bilindiği, kişiye ve döneme özgü gerekçe kurulmadan varsayılamaz.

Doktor örneğine dönersek: Arayanın kimliği ile doktorun kastı arasındaki somut bağ nerede? Genel örgüt anlatısının hangi bölümü, doktorun hangi görüşmede ne yaptığını gösteriyor? Başkalarının eylemleri, onun hangi kişisel eylemiyle birleşiyor?

Bir örgüt hakkında yüz sayfa yazmak, o insanın bilerek ve isteyerek örgüte katıldığını gösteren gerekçenin yerine geçmez.

“Dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde”: Peki nasıl değerlendirildi?

“Hayatın olağan akışına aykırı”, “suçtan kurtulmaya yönelik savunma”, “dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde”, “samimi bulunmayan açıklamalar”… Bu ifadelerin hiçbiri tek başına yasaklı kelime değildir. Sorun, somut değerlendirme yapılmış gibi görünmesini sağlayan birer bitiş cümlesine dönüşmeleridir.

Deliller elbette birlikte değerlendirilir. Ayrı ayrı sınırlı anlam taşıyan olgular, aralarındaki ilişki açıklandığında birbirini destekleyebilir. Ancak bunun gösterilmesi gerekir. Hangi delil hangi boşluğu gideriyor? Hangi çelişki nasıl çözülüyor? Birbirini doğruladığı söylenen kayıtlar gerçekten ayrı kaynaklara mı dayanıyor, yoksa aynı ilk kabulü mü tekrar ediyor?

CMK’nin 217. maddesi, hâkimin kararını duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırmasını; 230. maddesi ise mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde delillerin tartışılmasını ve değerlendirilmesini öngörür. Vicdani kanaat, gerekçe verme zorunluluğunu ortadan kaldıran kişisel bir sezgi alanı değildir. [3], [15]

“İnanmadım” bir sonuca işaret eder. Gerekçe, neden inanılmadığını gösterir. “Olağan bulmadım” bir değerlendirmedir. Gerekçe, hangi somut olgunun hangi açıklamayı neden dışladığını ortaya koyar.

Gerekçe, makamın kanaatini ilan ettiği yer değil; o kanaatin nasıl oluştuğunu denetime açtığı yerdir.

Her “olağan akış” cümlesine yöneltilecek sorular

Eleştirinin yalnızca itiraz duygusu olarak kalmaması için, bu kalıpla karşılaşılan her yerde somut sorular sormak gerekir:

  • Olağandışı olduğu söylenen davranış tam olarak nedir? Kişinin eylemi mi gösteriliyor, yalnızca çevresi mi anlatılıyor?
  • Bu davranış hangi delille belirlenmiştir? Delilin gösterdiği olgu ile ondan çıkarılan sonuç ayrılmış mıdır?
  • Başvurulan hayat tecrübesi bu kişinin mesleğine, koşullarına ve olayın zamanına uygun mudur?
  • Mesleki, ailevi veya başka makul açıklamalar neden dışlanmıştır? Bu açıklamalar gerçekten araştırılmış mıdır?
  • Suçun hangi unsuru bu olguyla ortaya konulmaktadır? İletişimden kast veya üyelik sonucuna nasıl geçilmektedir?
  • Savunmanın neden kabul edilmediği açıklanmış mıdır, yoksa açıklamanın reddi suçun ispatı gibi mi kullanılmaktadır?
  • İddia makamının suçlamayı açıklaması yerine sanıktan suçsuzluğunu ispatlaması mı beklenmektedir?
  • Aynı gerekçe, aynı davranışı gerçekleştiren başka bir kişi bakımından da uygulanacak mıdır?
  • “Hayatın olağan akışına aykırı” cümlesi metinden düşünsel olarak çıkarıldığında, geriye yeterli şüpheyi veya mahkûmiyeti taşıyan hangi somut olgular kalmaktadır?

Son soru özellikle önemlidir. Cümle çıkarıldığında suçlamanın dayanağı da kayboluyorsa, o cümle delilleri açıklamıyor; delilin bulunması gereken yerde duruyor olabilir.

Sonuç

Ceza yargılamasının amacı, insanların hayatlarının savcıya ya da hâkime olağan görünüp görünmediğini denetlemek değildir. Amacı, isnat edilen suçun somut, hukuka uygun ve denetlenebilir delillerle ortaya konulup konulmadığını belirlemektir.

Bir insanın hayatı alışılmadık olabilir. Kararları başkalarına tuhaf gelebilir. Arkadaşları sevilmeyebilir. Telefon rehberi kalabalık, açıklaması dağınık, hafızası zayıf olabilir. Bunların hiçbiri, suçun kanuni unsurlarını ispat etme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

“Hayatın olağan akışına aykırı” cümlesi, somut delilleri açıklayan bir değerlendirme olarak yerini bulabilir. Fakat olmayan delili var edemez. Bir başkasının suçunu sanığa taşıyamaz. Savunma hakkını suçluluk belirtisine çeviremez. İspat yükünü tersine döndüremez.

Bu nedenle “hayatın olağan akışına aykırı” yazan her yerde sorulacak soru şu olmalıdır:

Hangi hayat anlayışına göre değil; hangi somut delile göre?

Bu soruya cevap verilemiyorsa, olağandışı olan sanığın davranışı değil, anlatılan örnekte aynı cümlenin 51 kez tekrarlanmasının delil ve ispat yerine konulmasıdır.

Çünkü 51 tekrar, 51 delil değildir. Aynı cümle 51 kez yazılabilir; fakat cevaplanmamış bir ispat sorusu, tekrarla cevaplanmış olmaz.

Sıkça Sorulan Sorular

“Hayatın olağan akışına aykırı” ifadesi tek başına delil midir?

Hayır. Mevcut delillerin yorumlanmasında kullanılabilecek bir değerlendirmedir. Hukuki değeri, hangi somut olgulara dayandığının ve sonuçla bağlantısının gösterilmesine bağlıdır. Suçun unsurlarına ilişkin eksik ispatı kendi başına tamamlamaz.

HTS kaydı örgüt üyeliğinin ispatında kullanılabilir mi?

Hukuka uygun elde edilmiş HTS verileri delil olarak değerlendirilebilir. Ancak kaydın varlığı, görüşmenin içeriği ve amacıyla aynı şey değildir. Arama biçimi, zaman, kişiler, teknik analiz ve diğer olgular somut olay içinde tartışılmalıdır. “HTS her zaman yeterlidir” ve “HTS hiçbir zaman yeterli olamaz” şeklindeki kategorik ifadeler isabetli değildir. [2]

Sanık her görüşmesinin masum olduğunu ispatlamak zorunda mıdır?

Hayır. Savunma delil sunabilir ve araştırma isteyebilir; ancak suçsuzluğu ispat etme yükümlülüğü altında değildir. Suçlamanın dayanağı, kişinin geçmişteki her davranışına açıklama getirememesine indirgenemez. [1], [3]

Bu ifadenin kullanılması iddianamenin iadesini veya beraati zorunlu kılar mı?

Hayır. Sonuç, dosyanın içeriğine ve yargılamanın aşamasına bağlıdır. İddianamenin kabulünden önce CMK’nin 170 ve 174. maddelerindeki şartlar değerlendirilir. Yargılama sonunda ise suçun işlendiği sabit değilse CMK’nin 223/2-e maddesi uygulanır. Tek bir kalıbın bulunması otomatik sonuç yaratmaz. [3], [9]

İddianamedeki bu gerekçeye nasıl somut itiraz yöneltilir?

İtiraz, kalıbın kendisinden çok onun kapattığı boşluğu göstermelidir: Hangi eylem hangi delille ilişkilendirilmemiştir? Hangi lehe açıklama araştırılmamıştır? Kayıttan çıkarılan sonuç neden kaydın gösterdiğini aşmaktadır? Suçun hangi unsuru varsayımla tamamlanmaktadır? Böylece eleştiri, denetlenebilir bir hukuki tartışmaya dönüşür.

Kaynakça

Yabancı dildeki kısa hukukçu alıntıları bu metin için Türkçeye çevrilmiştir. Tırnak içindeki sözlerle yazarın bu sözlerden çıkardığı değerlendirmeler birbirinden ayrılmıştır. Woolmington ve Berger kararları, Türk hukukunda doğrudan bağlayıcı emsal oldukları iddiasıyla kullanılmamıştır.

1 — Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 38; Türk Ceza Kanunu, m. 20. Anayasa — TBMM; TCK — Adalet Bakanlığı.

2 — AYM Genel Kurulu, Murat Albayrak, B. No: 2020/16168, 8.3.2023, özellikle §§ 121–147. Karar.

3 — Ceza Muhakemesi Kanunu, özellikle m. 147/1-e, 160/2, 170/2, 170/4–5, 174, 217 ve 230. Kanun — Adalet Bakanlığı.

4 — 7331 sayılı Kanun, m. 19; kabul tarihi 8.7.2021. CMK m. 170/4’e eklenen düzenleme. Kanun metni — TBMM.

5 — AYM, Eşref Bingöl, B. No: 2021/10332, 18.7.2024, §§ 19–24. Karar.

6 — Paulus, Digesta 22.3.2, Ad Edictum, Kitap LXIX: “Ei incumbit probatio qui dicit, non qui negat.” Kaynak metin — Trans-Lex.

7 — Woolmington v Director of Public Prosecutions, [1935] UKHL 1, [1935] AC 462, 23.5.1935, Lord Sankey, s. 481–482. Karar taraması; alıntı için ayrıca Lord Neuberger, 6.10.2015, §§ 44–45 — UK Supreme Court.

8 — AİHM, Telfner/Avusturya, B. No: 33501/96, 20.3.2001, §§ 15–20. Resmî karar PDF’si — HUDOC.

9 — CMK m. 223, özellikle f. 2/e. İlgili hükümler — Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı.

10 — William Blackstone, Commentaries on the Laws of England, Kitap IV, Bölüm XXVII, incelenen çevrim içi metinde s. 352. Kaynak metin — Yale Avalon Project.

11 — CMK m. 160/2 ve 170/2’nin aktarıldığı resmî içtihat kaydı. Adalet Bakanlığı İçtihat Bilgi Bankası.

12 — Berger v United States, 295 U.S. 78 (1935), 15.4.1935, yargıç George Sutherland, s. 88. Resmî karar — Library of Congress.

13 — Cesare Beccaria, Dei delitti e delle pene, 1764, Bölüm XVI, Della tortura. İtalyanca kaynak metin.

14 — AİHM Büyük Daire, Yasak/Türkiye, B. No: 17389/20, 5.5.2026, özellikle §§ 200–213. İngilizce asıl karar — HUDOC. Kullanılan karar, 27.8.2024 tarihli Daire kararı değil, 2026 tarihli Büyük Daire kararıdır.

15 — CMK m. 230’da öngörülen gerekçe ve delil değerlendirmesini aktaran resmî içtihat kaydı. Adalet Bakanlığı İçtihat Bilgi Bankası.

YAZAR

Av. Umut Güneş

Güneş & Güneş Hukuk Bürosu

Görüş veya düzeltme bildirin

Kaynak, tarih, içerik veya bağlantılarla ilgili görüş ve düzeltme önerilerinizi iletebilirsiniz.

Makalenin başlığını ve ilgili bölümü belirtmeniz yeterlidir. Kişisel dosya bilgisi veya belge göndermeyiniz.

GÜNEŞ & GÜNEŞ HUKUK BÜROSU

Büromuzla İletişim ve Görüşme

1999’dan bu yana faaliyet gösteren Antalya merkezli hukuk büromuz, Türkiye bağlantılı hukukî konularda Türkçe, İngilizce, Almanca ve Rusça iletişim imkânı sunmaktadır.

Türkiye’de veya yurt dışında bulunmanızdan bağımsız olarak telefon, WhatsApp, e-posta, yüz yüze görüşme veya video konferans yoluyla iletişim kurabilirsiniz.

Görüşme süreci ve gerekli bilgiler

Hukukî durumunuzun değerlendirilmesi, planladığınız işlemin hukukî yönlerinin incelenmesi veya uygulanabilecek başvuru yollarının belirlenmesi için konunun kısa özetini, talebinizi ve tercih ettiğiniz dili paylaşabilirsiniz.

Varsa dosya veya işlem bilgilerini, süre içeren karar, tebligat veya bildirimleri ve bildiğiniz önemli tarihleri belirtmeniz yararlı olur. Hizmet kapsamı, gerekli belgeler ve ücretlendirme ayrıca değerlendirilir.

İlgili hizmet alanları