İçeriğe geç
+90 531 883 33 88

Karar yılı 2026 · İkinci Bölüm

TOLGA BIYIKOĞLU (2025/53384)

  • Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı

AYM kayıt alanı

Başvuru konusu

Başvuru, hekim olan kişinin soruşturma izni alınmadan tutuklanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

Başvuru konusu, başvurucunun iddiasını anlatır; AYM’nin ihlal bulduğu anlamına gelmez. Sonuç için ilgili hakka ait hükmü okuyun.

Hak bazında

İncelenen haklar ve sonuç

HakMüdahaleSonuçGiderim
Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkıTutukluluk (suç süphesi ve tutuklama nedeni)İhlalYeniden yargılama, Serbest bırakılma
Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkıTutukluluk (suç süphesi ve tutuklama nedeni)İhlalManevi tazminat

Bu tablo AYM’nin kayıt alanlarından aktarılmıştır. Bir kararda birden fazla hak ve farklı sonuç bulunabilir; kesin sonuç için kararın hüküm bölümü esastır.

Resmî metin

Resmî kararın tam metni

Kaynak: Anayasa Mahkemesi. Okunabilirlik için HTML biçimi düzenlenmiş; kararın metni ve kaynakta varsa ayrı görüşler korunmuştur. Karar, verildiği dönemin hukukunu yansıtır; sonraki mevzuat ve içtihat ayrıca incelenmelidir.

 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

TOLGA BIYIKOĞLU BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2025/53384)

 

Karar Tarihi: 8/4/2026

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

​

Başkan

:

Basri BAĞCI

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

Selahaddin MENTEŞ

Kenan YAŞAR

Ömer ÇINAR

Raportör

:

Yusuf Enes KAYA

Başvurucu

:

Tolga BIYIKOĞLU

Vekili

:

Av. Ayşe Gül HANYALOĞLU

​

I. BAŞVURUNUN KONUSU

1. Başvuru, hekim olan kişinin soruşturma izni alınmadan tutuklanması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ

2. Başvuru 14/10/2025 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.

3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlığın görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.

III. OLAY VE OLGULAR

4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi aracılığıyla erişilen belgelere göre ilgili olaylar özetle şöyledir:

5. Olay tarihinde nöbetçi yoğun bakım anestezi uzmanı olan başvurucunun görevi sırasında bir hasta vefat etmiştir.

6. Bu olayla ilgili olarak yoğun bakım hemşirelerinden F.A.K. 19/3/2025 tarihinde Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezine (CİMER) şikâyet başvurusunda bulunmuştur. Söz konusu başvuru metni şöyledir:

"... Hastanesi genel yoğun bakımda kısa süre önce hemşire olarak çalışıyordum, mobing uygulanması üzerine bugün (19/3/2025) iş akdime son verildi (İstifaya zorlandım). 28/2/2025 tarihinde, saat 18.30/19.00 arasında Doktor Tolga Bey [başvurucu] alandaki hemşireler yemek saatinde yemeğe gittiler diye sinirlenip, yeni yatışı olan hastanın entübasyon (solunum cihazına bağlı) tüpünü orantısız güç ile bilerek ve isteyerek çekmiş olup kendisini alandan kovdum. Akabinde hastaya 45 dk CPR (kalp masajı) yapmamız üzerine hasta vefat etti. İş bu konu hastane yönetimine bilgilendirme olarak geçilip, konu hakkında şahsım adına tutanak tuttum. Kameraların izlenmesi ve bu doktorun içeri de güvensizlik oluşturduğunu dile getirdim. Bu konu hakkında herhangi bir aksiyon alınmadı. Şahıs hala doktorluk görevine devam ediyor. Süreci yönetime sorduğumda biz ilgileniyoruz diye geçiştirildim. Konu hakkında araştırma yapmanızı ve bilgi ihtiyacında tarafıma sadece CİMER'e bağlı yetkililerin tarafıma ulaşım sağlamasını istiyorum."

7. Bu ihbar üzerine Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı (Başsavcılık) başvurucu hakkında soruşturma başlatmıştır.

8. İhbarda bulunan kişinin 10/4/2025 tarihinde ilçe sağlık müdürlüğünce incelemeci olarak görevlendirilen kişi tarafından ifadesi alınmıştır.

9. Başsavcılık; hastane yönetiminden olay gününe ait yoğun bakım kamera kayıtlarını, vefat eden şahsın vital bulgularını içeren dökümleri ve ölüm belgesini istemiştir. Talep edilen bu belgeler, hastane yönetimi tarafından dosyaya sunulmuştur.

10. Soruşturma kapsamında yoğun bakım ünitesi hemşirelerinin (G.O., K.P., U.Y.Y., D.T., P.D.Ö.) 12/4/2025 ve 14/4/2025 tarihlerinde ifadeleri alınmıştır.

11. Başsavcılık 24/4/2025 tarihinde başvurucunun taksirle öldürme suçlamasıyla gözaltına alınmasına karar vermiştir. Aynı gün kolluk kuvvetlerince yakalama işlemi yapılmak amacıyla başvurucunun evine gidilmiş ve evde olmadığı tespit edilmiştir. Eşinin beyanı üzerine başvurucunun çalıştığı başka bir hastaneye gidilmiş ve başvurucu burada yakalanmıştır.

12. Aynı gün başvurucunun kollukta ifadesi alınmıştır. İfade işlemi sırasında başvurucuya sorulan sorular ve başvurucunun cevapları şöyledir:

- Başvurucuya 28/2/2025 tarihinde nöbetçi olduğu sırada vefat eden hastayı hatırlayıp hatırlamadığı, hastanın sorunlarının ne olduğu ve hangi tedavileri uyguladığı sorulmuştur.

- Başvurucu cevaben hastayı hatırladığını, hastanın 75 yaşında olduğunu, kendisine son evre akciğer kanseri tanısı konulduğunu ve ağır solunum sıkıntısı çektiğini belirtmiştir. Acil hekiminin çağrısı üzerine hastayı muayene ettiğini, durumunun kötüleşmesi nedeniyle yoğun bakım ünitesine alarak entübe ettiğini, ilk müdahale ilaçlarının verilmesini hemşirelere söylediğini ve diğer hastalarla ilgilenmek üzere oradan ayrıldığını beyan etmiştir.

- Başvurucuya tanık beyanları ve yoğun bakım kamera kayıtlarına göre saat 19.13.52'de hastanın yanına koşarak geldiği, hemşirelere öfkeyle hitap ederek hastanın ağzından entübasyon tüpünü çektiği, bu esnada "Kardeşim bak burası iki kişi ile dönmez, bırak kardeşim herkes yemeğe gitsin; sustur şunu, hastayı hazır et, çekmiş gitmiş yemeğe" şeklinde beyanlarda bulunduğu ve kendisinin üniteden ayrılmasını müteakip saat 19.15.27'de hemşirelerin kalp masajına başladığı hususları hatırlatılarak bu tespitlere karşı savunması sorulmuştur.

- Başvurucu cevaben hastayı kontrol etmek için odaya döndüğünde kalp atımının yavaşladığını ve entübasyon tüpünün tıkanarak işlem görmediğini fark ettiğini belirtmiştir. Görevli hemşirelere ihmalleri nedeniyle serzenişte bulunduğunu kabul etmiş ancak tüpü çekme nedeninin hastaya zarar vermek değil aksine fonksiyon görmeyen ve hastayı daha kötü etkileyecek olan tüpü can havliyle çıkarıp müdahaleyi kolaylaştırmak olduğunu savunmuştur. Başvurucu ifadesinin devamında tüpü çektikten sonra hemşirelere gerekli müdahaleleri (kalp masajı, ilaç vb.) yapmalarını söyleyerek başka hastalara bakmak üzere ayrıldığını, bir süre sonra ismini hatırlamadığı bir hemşirenin müdahalenin başarılı olduğunu ve hastanın stabil hâle geldiğini kendisine ilettiğini, daha sonra tekrar aranarak hastaya yeniden müdahaleye başlandığının söylendiğini, kendisinin "Devam edin." talimatı verdiğini ancak hastanın müdahaleye yanıt vermeyerek vefat ettiğini, tüpü hayatın olağan akışına aykırı sertlikte çekmediğini, eyleminin hastaya müdahale şansı vermek amacı taşıdığını beyan etmiştir.

- Başvurucuya hastanın tam olarak saat kaçta vefat ettiği ve ölüm raporunda saatin neden olay gününden bir gün sonrası (00.30) olarak gösterildiği sorulmuştur.

- Başvurucu cevaben yoğunluk nedeniyle hastanın tam ölüm saatini bilmediğini, gece yarısı hasta yakınlarına haber verdiğini belirtmiştir. Rapordaki tarih hatasının ise o geceki aşırı iş yoğunluğundan ve dikkat dağınıklığından kaynaklandığını, sistem üzerinden düzeltme yapamadığını ancak bu durumda hastanenin bir çıkarı olmadığını, yaşanan olayda hatasının veya ihmalinin bulunmadığını, hastaya gerekli özveriyle tedaviyi sunduğunu, hastanın ölmesinin ağzından solunum cihazını çıkarmasıyla bir ilgisinin olmadığını ifade etmiştir.

13. Başsavcılık, kollukta ifade veren yoğun bakım ünitesi hemşirelerinin de ifadesini almıştır.

- Hemşire P.D.Ö. 28/4/2025 tarihinde Başsavcılıkça alınan ifadesinde olayın yaşandığı 28/2/2025 tarihinde 08.30-20.30 saatleri arasında nöbetçi olduğunu ve ünitede toplam 8 hemşirenin bulunduğunu, saat 18.00 sıralarında solunum sıkıntısı şikâyetiyle Acil Servisten gelen 75 yaşındaki hastanın anestezi uzmanı başvurucu tarafından solunum cihazına bağlanarak entübe edildiğini, bu ilk işlem sırasında yanında başka bir hemşire olmadığını, aradan geçen 10-20 dakikalık süre sonunda başvurucunun yoğun bakıma gelerek diğer hemşire F.A.K.nın sırtına sinirli bir şekilde dokunup "Yapacağınız işe başlayacağım, hasta kötüleşti." dediğini, bunun üzerine kendisinin, F.A.K.nın ve başvurucunun hastanın başına gittiklerini, hastanın nabzının yavaşladığını ve durumunun kötüleştiğini gördüklerini, hemşire arkadaşı F.A.K. ile birlikte kalp masajı (CPR) hazırlığı yaptıkları esnada başvurucunun kendilerine hitaben "Bırakın, hastaya müdahale etmeyin." diyerek aniden ve kasti bir şekilde hastanın ağzındaki entübasyon tüpünü sertçe çekip çıkardığını, bu çekme işleminin şiddetiyle hastanın kafasının yatak üzerinden yaklaşık 30-40 cm havaya kalkıp sertçe geri düştüğünü, bu olaya kendisiyle birlikte hemşireler F.A.K. ve G.O.nun da bizzat şahit olduğunu, kendisinin yeni tüp almak için derhâl salona koştuğunu, malzemeleri alıp döndüğünde başvurucunun hastanın yanında olmadığını, yaklaşık 1 dakika içinde hastayı tekrar entübe ettiğini ancak hastanın kalbinin durduğunu, F.A.K. ve G.O. ile birlikte yaklaşık 40-45 dakika boyunca CPR ve elektroşok işlemi uygulamalarına rağmen hastanın dönmediğini ve saat 20.00-20.30 sularında eks olduğunu, mesai bitiminde arkadaşı F.A.K.nın evine giderek durumu istişare ettiklerini ve başvurucunun tüpü sertçe çekmesiyle ilgili ayrı ayrı tutanak tuttuklarını, ertesi gün saat 10.00'da bu tutanakları başhemşireye teslim edip olayı sözlü olarak anlattıklarını, ayrıca sorumlu hemşireye de bilgi verdiklerini, başvurucunun entübasyon tüpünü kasti olarak çekmemesi hâlinde hastanın yaşama ihtimalinin bulunduğunu zira tüpün çıkmasıyla kalbin durduğunu, ayrıca başvurucunun genel olarak hastalara karşı umursamaz tavırlar sergilediğini ve bu durumu daha önce de yönetime şikâyet ettiğini beyan etmiştir. Tanık, başvurucunun savunmasına karşı verdiği cevabında başvurucunun ifadesinin gerçeği yansıtmadığını, aspirasyon işlemine gerek kalmadığı için tüpü çıkardığı yönündeki iddiasının aksine hastanın solunumunun devam edebilmesi için entübasyon tüpünün asla çıkarılmaması gerektiğini, başvurucunun bu eylemi tıbbi bir kanaatle değil o esnada hemşireye sinirlendiği için gerçekleştirdiğini, tüpün çekilmesinin hemen ardından hastanın genel durumunun daha da kötüleştiğini, başvurucunun eylemi gerçekleştirdikten sonra alanı terk ettiğini, kendilerinin 45 dakika boyunca kalp masajı ve yeniden entübasyon işlemi uygulamalarına rağmen hastayı kurtaramadıklarını, ayrıca başvurucunun genel olarak personelin çay, kahve veya sigara molası kullanmasına sinirlendiğini oysa mola kullanırlarken yerlerine mutlaka işi aksatmayacak şekilde personel bıraktıklarını, bu nedenle başvurucunun tavrının yersiz olduğunu söylemiştir. Tanık, ölüm saati çelişkisine ilişkin sorulan soruya verdiği cevapta dosyadaki ölüm belgesinde 00.30 olarak belirtilen saatin gerçeği yansıtmadığını (yanlış olduğunu), hastanın vefatının aslında saat 19.50 civarında gerçekleştiğini, ölüm belgesine saatin neden 00.30 olarak yazıldığı hususunda ise herhangi bir bilgisinin bulunmadığını dile getirmiştir.

- Tanık U.Y.Y. 28/4/2025 tarihli ifadesinde olay günü 08.30-20.30 saatleri arasında nöbetçi olduğunu, saat 19.00 sıralarında hastanın ünitede yattığını gördüğünü ancak hastayla bizzat ilgilenmediğini ve yemek molasına çıktığını, saat 19.50 sıralarında moladan döndüğünde diğer hemşirelerden hastanın vefat ettiğini öğrendiğini ancak hastanın ölüm sebebini bilmediğini, başvurucunun hastaya uyguladığı işlemler hakkında herhangi bir görgü ve bilgisinin bulunmadığını, başvurucunun ifadesine ilişkin soru üzerine olayı bizzat görmediğini belirtmekle birlikte beyanlarına katıldığını, yapılan işlemlerin mesleki kurallar çerçevesinde ve doğru olduğunu değerlendirdiğini belirtmiştir. Ölüm saatinin neden 00.30 olarak yazıldığı konusunda bilgisinin olmadığını, olaya tanıklık etmediğini beyan etmiştir.

- Tanık G.O. aynı tarihte Başsavcılıkta verdiği ifadesinde olay günü saat 18.00 sıralarında solunum sıkıntısı ile gelen hastayı başvurucunun entübe ettiğini, yaklaşık 10-20 dakika sonra hasta kötüleşip nabzı yavaşlayınca P.D.Ö. ve başvurucu ile birlikte hastanın yanına gittiklerini, hastaya kalp masajı yapmak için hazırlık yaptıkları esnada başvurucunun sebebi bilinmeyen bir şekilde sinirlenerek "Bırakın, hastaya müdahale etmeyin." dediğini ve hastanın ağzındaki entübasyon tüpünü kasti ve sert bir şekilde çekip çıkardığını, bu sert çekme işlemi neticesinde hastanın kafasının yatak üzerinden 30-40 cm kalkıp tekrar sertçe düştüğünü, bu ana kendisiyle birlikte hemşirelerin de şahit olduğunu, hemen ardından P.D.Ö.nün 1 dakika içinde hastayı tekrar entübe ettiğini ancak hastanın kalbinin durduğunu, 45 dakika süren kalp masajı ve elektroşok müdahalesine rağmen hastanın saat 20.00-20.30 sularında vefat ettiğini, kolluk ifadesinde geçen "Solunum cihazını birden sert bir şekilde ve kasti olarak çekmemiş olsa idi hasta yaşayabilirdi." şeklindeki beyanının yanlış anlaşıldığını, bu durumun kesin olarak bilinemeyeceğini ve ihtimalin yarı yarıya olduğunu ancak başvurucunun tüpü çekmesiyle birlikte hastanın kalbinin durduğunu beyan etmiştir. Başvurucunun savunmalarına katılmadığını, hastanın genel durumunun kötüleşmesi üzerine başvurucu tarafından entübe edildiğini, prosedür gereği entübasyonu takiben mekanik ventilatöre bağlanmadan önce ambulama işlemini gerçekleştirdiklerini, bu esnada hastanın kalp ritminin yavaşlayarak bradikardik seyrettiğini, diğer hemşirenin adrenalin ve atropin gibi ilaçları almaya gittiği sırada başvurucunun sebebi bilinmeyen bir şekilde sinirlenerek hastanın tüpünü çekip olay yerinden ayrıldığını, akabinde hemşire P.D.Ö. tarafından hasta 1 dakika içinde tekrar entübe edilse de hastanın durumunun ağırlaşarak asistol (tam kalp durması) tablosuna girdiğini, yaklaşık 45 dakika süren müdahalelere rağmen hastanın kurtarılamadığını ifade etmiştir. Son olarak ölüm belgesinde saatin 00.30 olarak gösterilmesinin nedenini bilmediğini zira hastanın gerçek ölüm saatinin 19.50-20.00 civarı olduğunu beyan etmiştir.

- Tanık D.T. aynı gün alınan ifadesinde hastanın yoğun bakım çarşafını (dosyasını) açarak 18.30 giriş notunu yazdığını ancak hastanın takibinin kendisinde olmadığını, ön salonda başka hastalara baktığını, hastanın çarşafını kendisi açtığı için diğer personelin hastayı kendisine ait sandığını düşündüğünü zira 18.00-20.00 saatleri arasındaki vital bulguların ve "Hasta teslim edildi." şeklindeki 20.30 notunun kendi adı kullanılarak ancak kendisine ait olmayan farklı bir el yazısıyla başkası tarafından doldurulduğunu, olay saatlerinde (18.30-19.00 arası) molada olduğunu ve sonrasında kendi hastalarıyla ilgilendiğini, bu nedenle başvurucunun hastaya yaptığı müdahaleyi görmediğini ve hastanın nasıl eks olduğunu bilmediğini, başvurucunun tıbbi beyanlarını doğru bulduğunu belirtmekle birlikte ölüm saati hususunda çelişki bulunduğunu, hastanede konuşulanlara göre hastanın 20.00-20.30 sularında vefat ettiğinin söylendiğini ancak dosyayı sonradan incelediğinde hastanın vital bulgularının ve gözlem notlarının saat 23.00-00.00'a kadar alınmış göründüğünü, kâğıt üzerindeki bu kayıtların hastanın o saate kadar yaşadığı izlenimi verdiğini, kendisi 20.30'da çıktığı için gerçek ölüm anına tanık olmadığını beyan etmiştir.

- 29/4/2025 tarihinde ifadesi alınan K.P. olay günü saat 18.00 sıralarında solunum sıkıntısı ile gelen hastanın ilk müdahalesini (kan alma, monitörize etme) yaptıktan sonra molaya çıktığını, yarım saat sonra döndüğünde hemşireler P.D.Ö. ve F.A.K.nın hastaya kalp masajı yaptıklarını gördüğünü ve kendisinin de bu müdahaleye katıldığını, yaklaşık 40-50 dakika süren müdahaleye rağmen hastanın eks olduğunu, başvurucunun müdahalesini o esnada molada olduğu için bizzat görmediğini ancak olayın ardından sinirli olduğu görülen hemşire arkadaşlarının kendisine başvurucunun hastanın ağzındaki solunum cihazını çıkardığını söylediklerini, başvurucunun savunmasına katılmadığını, aspirasyon işleminin doktor tarafından değil hemşireler tarafından yapıldığını, ayrıca ambulamanın entübasyon öncesi bir işlem olduğunu ve tekrar ambu yapmak için tüpün çıkarılmasına gerek olmadığını, aksine bu işlemin hastayı geriye götüreceğini, hastanın kalp ritminin bozulma nedeninin başvurucunun iddia ettiğinin aksine tüpün çekilmesi olduğunu belirtmiştir. Ölüm saati hususunda ise kendisinin kalp masajı sırasında çağrıldığını ve hastanın saat 20.00 civarında eks olduğunu bizzat gördüğünü, mesailerinin 20.30'da bittiğini, bu nedenle ölüm belgesinde yazan 00.30 saatinin yanlış olduğunu ancak neden böyle yazıldığını bilmediğini beyan etmiştir.

- Müşteki olarak ifadesi alınan F.A.K. ifadesinde; olay günü yoğun bakım alan sorumlusu olarak görev yaptığını, saat 18.30 sıralarında Acil Servisten akciğer kanseri tanılı, bilinci açık ancak konfüze durumdaki hastanın kabulünü yaptıklarını, hastanın gelişinden 15-20 dakika sonra başvurucunun akciğer grafisini ve kan gazlarını değerlendirerek hastayı entübe ettiğini ve alandan ayrıldığını ancak yaklaşık 10 dakika sonra başvurucunun sinirli ve gergin bir hâlde geri dönerek personele "Hastayı toparlamamışsınız, yapacağınız işe başlayacağım, eleman yok." şeklinde hakaretamiz söylemlerde bulunduğunu, başvurucunun saat 18.15 sıralarında stabil olan ve monitörizasyonunda sorun bulunmayan hastanın başına gelerek tıbbi prosedürlere aykırı şekilde entübasyon tüpünün kafını (balonunu) indirmeden ve ağız sabitleme bandını açmadan, aniden ve travmatik bir şekilde tüpü çekip çıkardığını, bu eylem nedeniyle kamera kayıtlarında da görüleceği üzere hastanın başının yukarı doğru kalkarak sert bir şekilde yatak başına çarptığını, bu sahne karşısında sinirlenerek başvurucuya alanı terk etmesini söylediğini, başvurucunun hiçbir şey demeden çıktığını, o esnada hemşirelerle birlikte derhâl resüsitasyona (canlandırma) başladıklarını, başvurucunun bu hayati müdahale sırasında alanda bulunmadığını ve işlemi hemşireler olarak yönetmek zorunda kaldıklarını, hemşire P.D.Ö.nün hastayı yeniden entübe ettiğini, 50 dakika süren müdahalede hastanın 4 kez arest olup döndüğünü, defibrile edildiğini ancak tüm çabalara rağmen kurtarılamadığını, saat 20.00 sularında başvurucuyu telefonla arayıp durumu bildirdiğini, başvurucunun "Müdahaleyi sonlandırın, eksitus kabul edin." talimatı verdiğini, olaydan 15-20 dakika sonra başvurucunun rutin vizit için gelip kendisiyle iletişime geçmeden ayrıldığını, bu nedenle nöbet tesliminde ölüm saatinin doktor tarafından verilmediğini ve ölüm belgesinin doldurulmadığını rapor ettiğini, gerçek ölüm saatinin 19.30-20.00 aralığı olduğunu, belgedeki 00.30 saatinin gerçeği yansıtmadığını, olayın cinayet niteliğinde olduğunun şokunu yaşayarak ertesi gün saat 11.00'de hemşire P.D.Ö. ile birlikte başhemşireye giderek durumu anlattıklarını ve tutanak sunduklarını ancak evrak kayıt numarası verilmediğini, 2 ay boyunca insan kaynakları müdürü ve başhemşireye konuyu sormasına rağmen geçiştirildiğini, personel eksikliği ve yoğunluk nedeniyle 15/3/2025 tarihindeki nöbeti sorumlu kişilere bildirerek bıraktığını, hastane yönetiminin daveti üzerine 17/3/2025 tarihinde yeniden gündüz mesaisine gittiğini, aynı gün başhemşire ile görüşerek personel eksikliği ve çalışma koşullarına dair şikâyetlerini ve önceki nöbetten ayrılma gerekçelerini yinelediğini, 19/3/2025 tarihinde toplanan kurulca hakkında işten ayrılması yönünde karar alındığını ancak insan kaynakları müdürünün istifa etmesi durumunda evlilik tazminatı alabileceği yönündeki telkin ve yönlendirmesi üzerine aynı gün istifa dilekçesi vererek hastaneden ayrıldığını, hastane bünyesinde söz konusu şüpheli ölüm olayıyla ilgili etkin bir idari işlem yapılmayacağı kanaatine vardığı ve vicdani rahatsızlık duyduğu için istifa ettiği gün konuyu CİMER'e bildirerek şikâyet başvurusunu oluşturduğunu beyan etmiştir. Başvurucunun ifadesinin ise yanlış olduğunu, başvurucunun tüpü çektikten sonra müdahale esnasında hastanın başında bulunmadığını, hemşirelerin görev ve yetkileri dışında doktorun yapması gereken işleri yapmak zorunda bırakıldığını açıklamıştır. Son olarak ölüm saatinin belgede 00.30 olarak gösterilmesinin gerçeği yansıtmadığını, hastanın 19.30-20.00 sularında eks olduğunu, gerçek saatin neden yanlış yazıldığını bilmediğini dile getirmiştir.

14. Başsavcılık olayla ilgili bir ön hekim raporu aldırmıştır. 25/4/2025 tarihli ön hekim raporunda spontan solunumu olmayan hastalarda kullanılan entübasyon tüpünün takılmasından 1-1,5 saat gibi kısa bir süre sonra tıkanmasının beklenmediği, tıkanıklık şüphesi olsa dahi tüpü çıkarmak yerine öncelikle aspirasyon yöntemiyle temizlenmesi gerektiği, tüp değişimi zorunlu olsa bile yeni tüp ve laringoskop gibi gerekli ekipmanlar hazır edilmeden ve tespit bantları usulüne uygun sökülmeden tüpün çekilip çıkarılmasının tıbbi standartlara aykırı olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca raporda; görüntü kayıtlarından hekimin hastanın durumunu umutsuz vaka olarak değerlendirip müdahaleyi sonlandırdığı izleniminin edinildiği, öte yandan hekimin aynı anda hastanenin birçok kritik birimine tek başına bakmak zorunda bırakılmasının fiziken mümkün olmadığı ve bu durumun hastane yönetiminin organizasyonel kusuru ile ihmali olarak değerlendirildiği belirtilmiştir.

15. 25/4/2025 tarihinde Başsavcılıkta başvurucunun ifadesi alınmıştır. Başvurucu; ifadesinde ön hekim raporuna katılmadığını, olay anındaki tıbbi kanaati gereğince aspirasyon yerine ambu (entübe edilmeden hava verilmesi) işleminin daha doğru olacağını değerlendirdiğini ve bu uygulamanın başarılı sonuç verdiğini, entübasyon tüpünü hemşirelere sinirlendiği için çıkardığı iddiasının gerçeği yansıtmadığını, aksine yaptığı tıbbi müdahale sayesinde hastanın hayati fonksiyonlarının bir saat daha devam ettiğini, kalp masajının ise tüpün çıkarılmasından değil kalp ritminin zayıflamasından dolayı yapıldığını belirterek atılı suçlamaları reddetmiştir.

16. Başsavcılık ihmali davranışla kasten öldürme suçundan tutuklanması talebiyle başvurucuyu Büyükçekmece 3. Sulh Ceza Hâkimliğine (Hâkimlik) sevk etmiştir. Tutuklamaya sevk yazısında; dosya kapsamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde anestezi uzmanı olan başvurucunun hemşirelerle tartıştığı esnada bir anlık sinirle müteveffanın entübasyon tüpünü söküp çıkardığı ve müdahale edilmemesini söyleyerek müdahaleyi engellediği, bu eylemin akabinde hastanın fenalaşarak hayatını kaybettiği, tanık beyanları, kamera görüntüleri ve aleyhte olan uzman görüşü ile sabit olan bu eylemlerin taksir boyutunu aşarak ihmal suretiyle kasten öldürme suçuna vücut verdiği ileri sürülmüştür.

17. Hâkimlik sorgunun ardından 25/4/2025 tarihinde başvurucunun isnat edilen suçtan tutuklanmasına karar vermiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir:

"Suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, müşteki ifade tutanağı, Cimer Başvuru metni, bilgisi alınan şahısların beyanları, 16/04/2025 tarihli CD inceleme tutanağı da dikkate alındığında ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde şüphelinin üzerine atılı suçu işlediğine ilişkin kuvvetli suç şüphesini oluşturacak somut delillerin bulunması, delillerin tam olarak toplanmaması isnat edilen suçun CMK'nın 100/3 maddesinde belirtilen katalog suçlardan olması bu aşamada adli kontrol hükümlerinin yetersiz kalacağı anlaşılmakla şüphelinin CMK'nun 100 ve devamı maddelerince tutuklanmasına… [karar verildi]."

18. Başvurucunun tutuklama kararına yaptığı itiraz Büyükçekmece 7. Asliye Ceza Mahkemesince 2/5/2025 tarihinde reddedilmiştir.

19. Başsavcılık 29/4/2025 tarihinde Adli Tıp Kurumu Başkanlığından başvurucunun ölen hastaya uyguladığı tıbbi müdahalenin tıp kurallarına uygun olup olmadığı hususunda rapor düzenlenmesi talebinde bulunmuştur.

20. Başvurucu, 26/5/2025 tarihinde Başsavcılığa sunduğu dilekçesiyle ölüm olayı ile tıbbi müdahale arasında illiyet bağı bulunmadığını kanıtlayan uzman mütalaalarının dikkate alınarak bu evrakın ivedilikle Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi talebinde bulunmuştur. Başvurucunun sunduğu Hacettepe Üniversitesi Genel Cerrahi ve Yoğun Bakım Uzmanı Prof. Dr. K.Y. ile Adli Tıp ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. A.R.T. tarafından hazırlanan raporda müteveffanın terminal dönem akciğer kanseri hastası olduğu, olay günü derin hipoksi ve hipotansif (düşük tansiyon) tablo içinde hastaneye kabul edildiği, ölüm olayının kişinin kendi hastalığına bağlı komplikasyonlar (organ yetmezliği vb.) nedeniyle gelişme olasılığının yüksek olduğu, sağlık personelinin terminal dönemdeki hastaya yaklaşımının etik açıdan sorgulanabilir tarafları bulunsa dahi başvurucunun tıbbi uygulamalarında hastanın ölümü ile illiyet bağı kurulabilecek herhangi bir eksiklik saptanmadığı ifade edilmiştir. Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı Dr. U.B. tarafından hazırlanan uzman mütalaasında başvurucunun tıbbi müdahalelerinin meslek ilkeleri, bilimsel gereklilikler ve etik sorumluluk çerçevesinde gerçekleştirildiği yönünde kanaat bildirilmiştir.

21. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 8/7/2025 tarihinde; 12/5/2022 tarihli ve 7406 sayılı Kanun'un 14. maddesiyle eklenen 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun ek 18. maddesi gereğince tıbbi uygulama hatası iddialarında Mesleki Sorumluluk Kurulundan izin alınması zorunluluğunu ve Bakanlık Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün konuya ilişkin 6/2/2024 tarihli görüş yazısını (Hekimler hakkında tıbbi işlemleri nedeniyle yapılan şikâyetlerde, henüz yetkili merciden soruşturma izni alınmadan önce, kusur olup olmadığının tespiti amacıyla Adli Tıp Kurumundan rapor istenip istenemeyeceği konusunda hukuki görüş talebine ilişkindir.) esas alarak soruşturma izni bulunmayan dosyanın işlem yapılmaksızın iadesine karar vermiştir.

22. Başsavcılık 10/7/2025 tarihli tekit yazısında başvurucunun taksirle ölüme neden olma suçundan değil soruşturma iznine tabi olmayan ihmali davranışla kasten öldürme suçundan tutuklu bulunduğunu vurgulamıştır. Yazıda, tutuklu bir dosyada yaklaşık 2,5 ay beklendikten sonra rapor tanzim edilmeksizin yapılan iadenin soruşturmayı uzattığı belirtilerek raporun ivedilikle düzenlenip gönderilmesi istenmiştir. Ayrıca dosyanın tekrar işlem yapılmadan iade edilmesi hâlinde Adli Tıp Kurumu görevlileri hakkında adli ve idari soruşturma başlatılacağı ihtar edilmiştir.

23. Başsavcılık 1/9/2025, 24/10/2025 tarihlerinde de Adli Tıp Kurumu Başkanlığına benzer tekit yazılarını göndermiştir.

24. 23/5/2025, 20/6/2025, 17/7/2025, 15/8/2025 ve 12/9/2025 tarihlerinde yapılan tutukluluk incelemeleri sonucunda başvurucunun üzerine atılı suça ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğu, işin önemi, suçun vasıf ve mahiyeti ile öngörülen ve mahkûmiyet hâlinde verilmesi beklenen ceza miktarı doğrultusunda tutuklama koruma tedbirinin ölçülü olduğu, delillerin toplanma aşamasında bulunduğu, mevcut delil durumunda ve tutuklama nedenlerinde şüpheli lehine bir değişiklik olmadığı, bu suretle tutukluluktan beklenen faydanın adli kontrol tedbiri ile sağlanamayacağı gerekçeleriyle tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir.

25. Başvurucu bu süreçte yaptığı tahliye taleplerinde Mesleki Sorumluluk Kurulundan soruşturma izni alınmaksızın tesis edilen tutukluluk kararının hukuka açıkça aykırı olduğunu, delillerin toplanmış olması ve soruşturmanın selameti açısından koruma tedbirine gerek bulunmadığını, tıbbi uygulamalarında kusur bulunmadığını ortaya koyan uzman mütalaaları gözetilerek tutukluluğun devamı kararının kaldırılmasını ve serbest bırakılmasını talep etmiştir.

26. Başvurucu 12/9/2025 tarihli tutukluluğun devamı kararına 23/9/2025 tarihinde itiraz etmiştir. Başvurucunun itirazı Büyükçekmece 30. Asliye Ceza Mahkemesince 26/9/2025 tarihinde reddedilmiştir.

27. Başvurucu 14/10/2025 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

28. Adli Tıp Kurumu 29/9/2025 tarihinde olayla ilgili rapor düzenlemiştir. Raporun sonuç bölümü şöyledir:

"Hastanın 28.02.2025 tarihinde ... Hastanesine acil servisten başvurduğu, genel durum bozukluğu tepkisizlik nefes darlığı şikayeti bulunduğu, Akciğer Ca tanılı hastaya yakın zamanda akıllı ilaç başlandığı, yakınlarına tepki vermemesi üzerine 112 tarafında acil servise getirildiği, tümör tipi adenoca (10.10.2023) evre; T4N3M0 olarak tanımlandığı, acilde; TA 60/40, spo2 70, oda havasında, KTA 130, ateş 35.6 tespit edildiği, İv sıvı ve 02 desteği verildiği, laboratuvar ve görüntüleme tetkikler istendiği, sp02 02 ile 80-85 seyreden, hipotansif, şuur bulanıklığı mevcut hastanın sonuçları ile yoğun bakım ve anesteziyoloji uzmanına danışıldığı ve GYB ünitesine yatış verildiği, hastanın acil şartlarda müşahede altına alınarak, tetkiklerinin istenmesi, semptomatik tedavi uygulanması, konsültasyon istenerek yoğun bakım yatışının sağlanmasının tıp kurallarına uygun olduğu,

Yoğun bakımda yatağına alınan hastanın Dr. Tolga Bıyıkoğlu tarafından entübasyon tüpünün takılması işleminin gerçekleştirildiği, gerçekleştirilen işlemin tıp kurallarına uygun olduğu ancak daha sonrasında aynı doktor tarafından entübasyon tüpünün çekildiğinin kamera kayıtlarından tespit edildiği, tüpün çekilmesi sonrası kısa sürede arrest tablosu geliştiği ve kalp masajı yapılmasına gerek duyulduğu, hemşireler tarafından gerçekleştirilen CPR uygulamasının tıp kurallarına uygun olduğu, iddia edildiği üzere hastanın entübasyon tüpünün çekilmesi (extübasyon) için tıbbi bir gerekçenin mevcut olmadığı, hekimin hastaya müdahale etmeyip ortamdan uzaklaştığı, tekrar ortama geldiğinde ise canlandırma girişimlerine yönelik bir çabasının olmadığının mevcut görüntülerden anlaşıldığı, Dr.Tolga Bıyıkoğlu tarafından gerçekleştirilen işlemlerin tıp kurallarına uygun olmadığı oy birliği ile mütalaa olunur."

29. Başsavcılık, ilçenin mülhakat adliye olarak bağlı bulunduğu yargı çevresini gözeterek hazırladığı fezlekeyi ve soruşturma dosyasını 17/11/2025 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir.

30. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı 21/11/2025 tarihinde başvurucunun resmî belgede sahtecilik ve kasten öldürme suçlarından cezalandırılması istemiyle iddianame düzenlemiştir. İddianamede; söz konusu fiil her ne kadar doktorun görevi sırasında işlenmiş olsa da suç vasfının kasten öldürme olması ve bu eylemin görevle ilişkili suç kapsamında değerlendirilmemesi nedeniyle 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesi uyarınca soruşturma izni prosedürünün uygulanmadığı belirtilmiştir. İddianamede; başvurucunun tanık beyanları, kamera kayıtları ve adli tıp raporları doğrultusunda entübe hastanın solunum tüpünü çekerek ölümüne sebebiyet verdiği, hastanın kritik durumunun bu eylemi hukuka uygun hâle getirmediği ve bir hekim olarak fiilin sonucunu öngörmemesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca başvurucunun, ölüm saatini olaydan yaklaşık 5 saat sonrasına kaydederek kendi fiili ile ölüm arasındaki illiyet bağını gizlemeye çalıştığı, bu durumun da suç kastını ve bilincini ortaya koyduğu ifade edilerek beden ve ruh bakımından kendini savunamayacak kişiye karşı kasten öldürme ve resmî belgede sahtecilik suçlarını işlediği ileri sürülmüştür.

31. Bakırköy 21. Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) 1/12/2025 tarihinde iddianamenin kabulüne karar vermiş ve kovuşturma aşaması başlamıştır.

32. 2/3/2026 tarihli duruşmada başvurucunun konutu terk etmeme ve yurt dışına çıkmama şeklinde adli kontrol tedbirine tabi tutularak tahliyesine karar verilmiştir. Yargılama devam etmektedir.

IV. İLGİLİ HUKUK

A. İlgili Mevzuat

33. 3359 sayılı Kanun'un Ek 18. maddesi şöyledir:

"Yükseköğretim Kanununun 53 üncü maddesinde yer alan soruşturma usulüne tabi olanlar hariç olmak üzere, kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılan soruşturmalar hakkında 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanır. Soruşturma izni, Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından verilir. Mesleki Sorumluluk Kurulu, özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensupları bakımından il sağlık müdürlüklerinde görevli başkan veya yardımcılarını da ön inceleme yapmak üzere görevlendirebilir. Soruşturma izni verilmesine ilişkin 4483 sayılı Kanunun 7 nci maddesindeki süreler, iki kat olarak uygulanır. Mesleki Sorumluluk Kurulunun kararlarına karşı Ankara Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilebilir.

Kamu kurum ve kuruluşları ve Devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle idare tarafından ödenen tazminattan dolayı ilgilisine rücu edilip edilmeyeceğine ve rücu miktarına, ilgilinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanıp kullanmadığı ve kusur durumu gözetilerek Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından bir yıl içinde karar verilir. (Ek cümle:21/2/2024-7496/21 md.) Devlet üniversitelerinde görev yapanlar bakımından, ilgili üniversite tarafından Mesleki Sorumluluk Kurulu kararı ve varsa ilgili hakkında görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullandığına dair kesinleşmiş ceza mahkemesi kararı dikkate alınarak altı ay içinde nihai karar verilir.

(Ek fıkra:21/2/2024-7496/21 md.) İdare, kesinleşen mahkeme kararında hüküm altına alınan tazminatı ödedikten sonra hukuken sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle tazminatın ödenmesine sebep olan ve zorunlu meslekî malî sorumluluk sigortası bulunan kamu kurum ve kuruluşları ile devlet üniversitelerinde görev yapan sağlık meslek mensuplarının yerine geçer. Bu sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle her türlü kusuru ve görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek verdikleri zararlardan dolayı idare tarafından ödenen avukatlık vekâlet ücreti ve yargılama masrafları dâhil tazminat sağlık meslek mensubunun kusuru oranında ve sigorta teminatı dâhilinde tıbbi kötü uygulamaya ilişkin zorunlu malî sorumluluk sigortası yaptırdığı sigorta şirketinden talep edilir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu, Sağlık Bakanı tarafından belirlenen;

a) Bakan yardımcısı,

b) Sağlık Hizmetleri, Kamu Hastaneleri, Hukuk Hizmetleri, Yönetim Hizmetleri genel müdürleri veya yardımcıları,

c) Profesör veya doçent unvanlı biri dâhilî, diğeri cerrahi branştan iki hekim,

olmak üzere yedi üyeden oluşur. Mesleki Sorumluluk Kurulunun başkanı Bakan yardımcısıdır. (c) bendi uyarınca belirlenen üyelerin görev süresi iki yıldır.

Mesleki Sorumluluk Kurulu, üye tam sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve üye tam sayısının salt çoğunluğuyla karar alır. Oylamalarda çekimser oy kullanılamaz.

Sağlık Bakanı gelen işin niteliği ve sayısına göre, başka bir Bakan yardımcısının başkanlığında dördüncü fıkrada gösterilenlerden, yeni kurullar oluşturabilir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu üyeleri, ikinci fıkra kapsamında verdikleri kararlar sebebiyle görevinin gereklerine aykırı hareket ettiklerinin kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararıyla tespit edilmesi dışında mali ve idari yönden sorumlu tutulamaz.

Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, Sağlık Bakanlığı tarafından yürürlüğe konulan yönetmelikle belirlenir."

34. 2/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'un "Olayın yetkili mercie iletilmesi, işleme konulmayacak ihbar ve şikayetler" başlıklı 4. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

"Cumhuriyet başsavcıları, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu Kanun kapsamına giren suçlarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ve hakkında ihbar veya şikayette bulunulan memur veya diğer kamu görevlisinin ifadesine başvurmaksızın evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma izni isterler."

B. Yargıtay İçtihadı

35. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 9/5/2023 tarihli ve E.2020/4855, K.2023/1533 sayılı kararı (Karar, ameliyat sonrası yoğun bakımda vefat eden hastanın ölümünde kusurlu bulunan ürolog ve anestezi uzmanının taksirle öldürme suçundan hapis cezası ile cezalandırılmalarına ilişkindir.) şöyledir:

"27/5/2022 tarih, 31848 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren, 7406 sayılı Türk Ceza Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 14. maddesi ile 3359 sayılı Kanuna … ek 18. madde eklenmiştir. Bu [madde] hükmü gereği, özel sağlık kuruluşunda görev yapan sanıklar hakkında Mesleki Sorumluluk Kurulundan, soruşturma izni istenmesi ve hukuki durumunun buna göre değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden, yargılamaya devamla sanıklar hakkında yazılı şekilde hüküm kurulması hukuka aykırı bulunmuştur."

36. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin benzer yöndeki 19/9/2023 tarihli ve E.2020/4644, K.2023/3076 sayılı kararı (Karar, doktorun parkta oyuncaktan düşen çocuğu muayene etmek suretiyle beyin kanaması yerine boğaz enfeksiyonu teşhisi koyarak taburcu etmesi sonrasında çocuğun vefat etmesi olayında taksirle öldürme suçundan mahkûm edilmesine ilişkindir.); 20/11/2024 tarihli ve E.2020/11837, K.2024/6551 sayılı kararı (Karar, safra kesesi ameliyatı sonrası hastayı takip etmesi gerekirken erken taburcu ettiği için adli tıp raporuyla kusurlu bulunan doktorun taksirle öldürme suçundan mahkûm edilmesine ilişkindir.).

37. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 3/7/2024 tarihli ve E.2023/6125, K.2024/3608 sayılı kararı şöyledir:

"27/5/2022 tarihli ve 31848 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren, 7406 sayılı Türk Ceza Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 14. maddesi ile 3359 sayılı Kanuna eklenen [18. madde] uyarınca, müştekiye ait tüm tıbbi evrakların dosya arasına alınıp soruşturma dosyasının Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Sorumluluk Kuruluna gönderilerek sonucuna göre soruşturma işlemlerinin yürütülmesi gerekirken sağlık meslek mensubu şüpheliler … bakımından soruşturma izni alınmadan verilen … kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itiraz üzerine, soruşturmanın genişletilmesine karar verilmesi yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir."

38. Bakanlık Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 6/2/2024 tarihli ve 322/9644 sayılı "3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun Ek 18 inci maddesi" konulu görüş yazısının ilgili kısmı şöyledir:

"Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun Ek 18 inci maddesi gereğince kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılan soruşturmalarda soruşturma izni alınmadan, kusur tespitine yönelik Adli Tıp Kurumundan rapor tanziminin istenip istenemeyeceği hususunda görüş talebini içeren ilgi yazı incelendi.

...

Görüldüğü üzere, Yükseköğretim Kanununun 53 üncü maddesinde yer alan soruşturma usulüne tabi olanlar hariç olmak üzere, kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılan soruşturmalar hakkında 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümlerine göre izin sistemi öngörülmektedir. Bu kapsamda soruşturma izni, Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından verilir. Mesleki Sorumluluk Kurulu, özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensupları bakımından il sağlık müdürlüklerinde görevli başkan veya yardımcılarını da ön inceleme yapmak üzere görevlendirebilir.

Diğer taraftan memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanabilmeleri için izin vermeye yetkili mercileri belirtmek ve izlenecek usulü düzenlemek amacıyla 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun ihdas edilmiştir. 4483 sayılı Kanun'un 4 üncü maddesinde de, yapılacak ihbar ve şikâyetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması, ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay belirtilmesi, iddiaların ciddî bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad ve imzası ile iş veya ikametgâh adresinin bulunması gerekmektedir. Bu şartları taşımayan ihbar ve şikâyetlerin Cumhuriyet başsavcıları ve izin vermeye yetkili merciler tarafından işleme konulmayacağı belirtilmiştir.

Cumhuriyet başsavcıları, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu Kanun kapsamına giren suçlarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikâyet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ve hakkında ihbar veya şikâyette bulunulan memur veya diğer kamu görevlisinin ifadesine başvurmaksızın evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma izni istemeleri gerekmektedir.

Sonuç olarak, kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılan soruşturmalar kapsamında, Cumhuriyet başsavcılığınca ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delillerin tespit edilmesini ve suç isnadına konu muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalara ilişkin evrakların toplanmasını müteakip, hakkında soruşturma yürütülen şahsın kusurunun bulunup bulunmadığının raporlanması amacıyla Adli Tıp Kurumuna ilgili evraklar gönderilmeksizin, Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Sorumluluk Kurulundan soruşturma izni istenmesi ve hukuki durumunun buna göre değerlendirilmesi gerekmektedir.

Bu itibarla; 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun Ek 18 inci maddesi uyarınca kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yapılan soruşturmalarda, Cumhuriyet başsavcılığınca ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delillerin tespit edilmesini ve suç isnadına konu muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalara ilişkin evrakın toplanmasını müteakip, başka işlem yapılmaksızın Mesleki Sorumluluk Kurulundan soruşturma izni istenmesi gerektiği değerlendirilmektedir."

V. İNCELEME VE GEREKÇE

39. Anayasa Mahkemesinin 8/4/2026 tarihinde yaptığı toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:

A.   Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü

40. Başvurucu; hakkında verilen tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarının ilgili ve yeterli gerekçeden yoksun olduğunu, kararların kişiselleştirmeden uzak, basmakalıp ve soyut ifadelere dayandırıldığını, sabit ikametgâhı olan, yaklaşık 20 yıllık hekimlik geçmişi bulunan ve sabıkasız bir kişi olarak kaçma veya delil karartma şüphesini haklı kılacak somut bir olgunun ortaya konulamadığını, suçun ağırlığının tek başına tutukluluğu meşru kılamayacağını, dosyada mevcut olan ve tıbbi kusur bulunmadığını tespit eden iki ayrı uzman mütalaasının mahkemelerce tartışılmadan ve gerekçede karşılanmadan görmezden gelindiğini, henüz yargılamanın başında beklenen ceza miktarı gerekçe gösterilerek tutukluluğun sürdürülmesinin masumiyet karinesini ihlal ettiğini, peşinen suçlu konumuna düşürüldüğünü, terminal dönemdeki bir hastanın vefatı gibi tıbbi risklerin somut kusur gösterilmeden en ağır tedbirle karşılanmasının hekimlik mesleği üzerinde ölçüsüz ve caydırıcı bir etki yarattığını, soruşturmanın temel usul şartı olan ve 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesi uyarınca zorunlu tutulan Mesleki Sorumluluk Kurulu izni alınmadan işlem yapıldığını, Adli Tıp Kurumunun izin olmadan rapor düzenlenemeyeceğine dair resmî yazısına rağmen sürecin keyfî olarak işletildiğini, kanuni şartları oluşmadan yapılan tutuklamanın kanunilik ilkesine aykırı olduğunu belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı ile suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

41. Bakanlık görüşünde; başvuru konusu olayla ilgili olarak Sağlık Bakanlığı Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğünden temin edilen görüş ve belgelerin sunulduğu, başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği yönündeki iddialarının incelenmesinde Anayasa ve ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi içtihatları ve somut olayın kendine özgü koşullarının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Sağlık Bakanlığı Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğünün Bakanlığa gönderdiği yazıda başvurucu ile ilgili olarak Mesleki Sorumluluk Kuruluna intikal eden bir dosya kaydına rastlanmadığı, Sağlık Bakanlığınca herhangi bir işlem gerçekleştirilmediği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanında ihlal iddialarını yinelemiştir.

B. Değerlendirme

42. Anayasa'nın "Kişi hürriyeti ve güvenliği" başlıklı 19. maddesinin birinci fıkrası ile üçüncü fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:

"Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

...

Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir."

43. Başvurucunun şikâyetlerinin özü, tutuklamanın hukuki olmadığına ilişkindir. Dolayısıyla başvurucunun iddialarının Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı kapsamında incelenmesi gerekir.

1. Kabul Edilebilirlik Yönünden

44. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

2. Esas Yönünden

a. Genel İlkeler

45. Tutuklamanın hukukiliğinin incelenmesinde dikkate alınacak genel ilkeler için bkz. Gülser Yıldırım (2) [GK], B. No: 2016/40170, 16/11/2017, §§ 110-124; Eren Erdem [1. B.], B. No: 2019/9120, 9/6/2020, §§ 131-137; Burcu Gökdağ [GK], B. No: 2023/7631, 8/7/2025, § 55.

b. İlkelerin Olaya Uygulanması

46. Somut olayda öncelikle başvurucunun tutuklanmasının kanuni dayanağının olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

47. Başvurucu, ihmali davranışla kasten öldürme suçundan 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi uyarınca tutuklanmıştır. Diğer taraftan başvurucu, hekim olması nedeniyle Mesleki Sorumluluk Kurulundan soruşturma izni alınmadan hakkında soruşturma yürütüldüğünü ve tutuklama kararı verildiğini belirterek tutuklamanın hukuka aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Tutuklamanın kanuniliği bağlamında bu iddianın öncelikle incelenmesi gerekir.

48. 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesiyle Sağlık Bakanlığı bünyesinde Mesleki Sorumluluk Kurulu oluşturulmuştur. Maddenin birinci fıkrasıyla, özel sağlık kurum ve kuruluşları ve vakıf üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensuplarının sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptıkları muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalar sebebiyle yapılacak adli soruşturmalar bakımından izin usulü getirilmekte ve izin verme yetkisi Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulan Mesleki Sorumluluk Kuruluna verilmektedir. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği üzere bu düzenlemeyle gerek kamu gerekse özel sektör bünyesinde ruhsatlandırma, izin veya ilgili mevzuatı uyarınca faaliyette bulunan her basamaktan sağlık hizmet sunucusunda görev yapan hekim, diş hekimi ve diğer sağlık meslek mensubunun sağlık mesleğinin icrası kapsamında yaptığı muayene, tetkik, tahlil, teşhis, tedavi, tıbbi bakım, rehabilitasyon ve bunlar gibi tüm tıbbi işlem ve uygulamalar sebebiyle yapılacak adli soruşturmalar için izin alınması usulü getirilmektedir.

49. 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesi düzenlenmeden önce 4483 sayılı Kanun kapsamında yalnızca kamu kurum ve kuruluşları ve devlet üniversitelerinde görev yapan hekim ve diş hekimleri ile diğer sağlık meslek mensupları bakımından sağlık mesleğinin icrasıyla ilgili yürütülecek soruşturmalar için izin usulü öngörülmekteydi. Bu bağlamda özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde görev yapan bu kişiler hakkında yürütülecek benzer nitelikteki soruşturmalar bakımından herhangi bir izin usulü öngörülmemişti. 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesiyle bu kapsamdaki sağlık personeli yönünden de izin prosedürü getirilmiş, bu kişiler bakımından da soruşturma izninin Kurul tarafından verileceği hüküm altına alınmıştır (AYM, E.2022/90, K.2023/201, 30/11/2023, § 5).

50. Başvuru, özel sağlık kuruluşunda hekim olan başvurucunun görevi sırasında işlediği iddia edilen bir suça istinaden uygulanan tutukluluk tedbirine ilişkindir. Tutuklama, yürütülen ceza yargılamasının sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesini sağlamayı amaçlayan bir koruma tedbiridir; dolayısıyla bu tedbire başvurulabilmesi için öncelikle usulüne uygun bir ceza soruşturması veya kovuşturmasının mevcudiyeti şarttır. Yasal bir ceza soruşturmasının bulunmadığı bir aşamada tutuklama tedbirinden söz edilemeyecektir. Bu çerçevede soruşturma izni alınmadan bir soruşturmanın başlatılması hukuken mümkün olmadığından henüz izin aşamasındayken tutuklama kararı verilmesi de yasal dayanaktan yoksundur. Soruşturma izni verilinceye dek Cumhuriyet savcısının ilgili olay üzerindeki soruşturma yapma yetkisi hukuken askıdadır. Bu süreçte savcılık, yalnızca ivedilikle toplanması gereken ve kaybolma ihtimali bulunan delillerin tespitini gerçekleştirebilir. Tutuklama, bu kapsamda değerlendirilebilecek nitelikte bir işlem olmadığından bu aşamada uygulanması hukuken mümkün değildir. Netice itibarıyla yetkili merciden önceden izin alınması hususu, hekimlere yönelik tutuklama tedbirinin hukuka uygunluğu açısından belirleyici ve kritik bir öneme sahiptir.

51. İncelenen olayda Başsavcılık, Adli Tıp Kurumuna yazdığı tekit yazısında başvurucunun taksirle ölüme neden olma suçundan değil ihmali davranışla kasten öldürme suçundan tutuklandığını beyan etmiştir. İddianamede ise fiilin başvurucunun görevi esnasında icra edildiği kabul edilmesine rağmen suç vasfının kasten öldürme olması gerekçesiyle bu eylemin göreve ilişkin bir suç sayılamayacağı ileri sürülmüştür. Başsavcılık bu nitelemeye dayanarak eylemin 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesi kapsamına girmediğini ve dolayısıyla soruşturma izni prosedürünün işletilmesine gerek bulunmadığını kabul etmiştir.

52. Hekimlerin mesleki faaliyetleri nedeniyle adli bir soruşturma tehdidiyle karşılaştığı durumlarda, hukuki kesinlik ilkesi her zamankinden daha fazla önem arz etmektedir. İlgili yasal düzenlemelerin hekimlerin görevlerini baskı altında kalmadan ve motivasyon kaybı yaşamadan yerine getirmelerini güvence altına almak amacıyla özel bir hukuki koruma (soruşturma izni) sağlaması hâlinde, bu tür usuli düzenlemelere uygun bir şekilde riayet edilmesi esastır. Özellikle toplum sağlığının korunmasında hekimlerin sahip olduğu hayati rol ve yersiz şikâyetlerin sağlık hizmeti sunumunda yaratacağı verimsizlik riski gözönünde bulundurulduğunda yasal izin prosedürü işletilmeksizin bir istisnanın uygulanmasından kaynaklanan soruşturma işlemlerinin incelenmesinde, hekimlerin hukuki güvenliğinin korunması konusuna özellikle dikkat edilmelidir.

53. Hekimlere sağlanan bu usuli güvenceleri (Mesleki Sorumluluk Kurulu izni) etkisiz kılan istisnai hükümler, ancak dar ve sınırlayıcı bir şekilde yorumlanmalıdır. Güvenceyi devre dışı bırakacak istisnaların genişletici bir yorumla ele alınması, kanunun yersiz adli soruşturmaların önüne geçme amacını işlevsiz kılacaktır. Bu nedenle adli makamlar, izin prosedürünü uygulamadan doğrudan soruşturma safhasına geçilmesi yönündeki tasarruflarında bu istisnai yolun gerekliliğini ve hukuki dayanaklarını ikna edici ve somut bir şekilde ortaya koymakla yükümlüdür.

54. Olayda Başsavcılık, başlangıçta taksirle öldürme olarak nitelendirdiği eylemi bilahare kasten öldürme şeklinde vasıflandırarak kanuni güvenceyi devre dışı bırakmıştır. Ancak söz konusu değerlendirmenin yapılabilmesi için eylemin tıbbi faaliyetin tamamen dışında kaldığının somut verilerle ortaya konulması gerekmektedir. Buna karşın tutuklama kararında, Başsavcılığın kararlarında ve iddianamede eylemin neden tıbbi işlem sayılmadığına veya Mesleki Sorumluluk Kurulu prosedürünün neden işletilmediğine dair -suç vasfının kasten öldürme olduğu yönündeki soyut beyan dışında- tatminkâr bir açıklama ya da hukuki bir tartışma yapılmadığı görülmektedir.

55. Ayrıca 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesi soruşturma izni alınması gereken durumları suçun nevinden ziyade fiilin "sağlık mesleğinin icrası kapsamında" olup olmadığına göre belirlemiştir. Kanun metninde, izin mekanizmasının yalnızca taksirli suçlarla sınırlı olduğuna dair daraltıcı bir hüküm bulunmamaktadır. Şayet yalnızca suçun "kasten" işlendiği iddiasıyla izin prosedürü baypas edilebilirse bu durum 3359 sayılı Kanun'un sağladığı koruyucu etkiyi tamamen işlevsiz kılacaktır. Zira her tıbbi uygulama hatası vakasında olası kasıt veya ihmali davranışla kasten öldürme iddialarının ileri sürülmesi her zaman mümkündür.

56. Eylemin yoğun bakım ünitesinde, tedavi altındaki bir hastaya yönelik ve tıbbi bir cihaz üzerinden gerçekleştirilmiş olması, fiilin 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesi anlamında bir tıbbi işlem ve uygulama teşkil ettiği noktasında güçlü bir karine oluşturmaktadır. Başsavcılık, eylemi doğrudan kasten öldürme olarak vasıflandırarak izin prosedürünü aşmış olsa da maddi vakıalar incelendiğinde, tartışılan eylemin tıbbi bir prosedüre (ekstübasyon/entübasyon tüpünün çekilmesi) ilişkin olduğu açıktır. Başvurucu; ifadesinde tüpü öldürme kastıyla değil tıkandığını fark etmesi üzerine hastayı rahatlatmak ve ambu (manuel solunum) desteği sağlamak amacıyla, tıbbi bir gereklilik olduğu inancıyla çektiğini beyan etmiştir. Başvurucunun bu eyleminin bir tıbbi uygulama hatası (malpraktis) mı yoksa bir kasten öldürme aracı mı olduğu hususu, ancak teknik uzmanlığa sahip Mesleki Sorumluluk Kurulunun ön incelemesi neticesinde tespit edilebilir.

57. Başvurucunun sunduğu uzman mütalaalarında ölüm olayının hastanın mevcut komplikasyonlarına bağlı gelişme olasılığının yüksek olduğu ve başvurucunun uygulamaları ile ölüm arasında illiyet bağı kurulamadığı, başvurucunun tıbbi müdahalelerinin meslek ilkeleri, bilimsel gereklilikler ve etik sorumluluk çerçevesinde gerçekleştirildiği ifade edilmiştir. Buna karşın Adli Tıp Kurumu, ölümün tüpün çekilmesine bağlı solunum yetmezliği sonucu gerçekleştiği kanaatindedir. Tıbbi tablo bu derece tartışmalıyken eylemin tıbbi işlem ve uygulamalarla ilgisiz olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Nitekim soruşturma aşamasında Adli Tıp Kurumu Başkanlığı, 3359 sayılı Kanun uyarınca tıbbi uygulama hatası iddialarında Mesleki Sorumluluk Kurulundan izin alınması gerektiğini belirterek dosyayı başlangıçta iade etmiştir. Benzer şekilde Bakanlık Ceza İşleri Genel Müdürlüğü de Cumhuriyet başsavcılıklarınca ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delillerin tespit edilmesini ve suç isnadına konu muayene, teşhis ve tedaviye ilişkin tıbbi işlem ve uygulamalara ait evrakın toplanmasını müteakip hekimlerin kusurunun bulunup bulunmadığının raporlanması amacıyla evrakların Adli Tıp Kurumuna gönderilmeksizin öncelikle Sağlık Bakanlığı Mesleki Sorumluluk Kurulundan soruşturma izni istenmesi ve hukuki durumun buna göre değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştır (bkz. § 38). Daha sonra düzenlenen Adli Tıp Kurumu raporunda da olay tıbbi bir prosedürün uygulanması çerçevesinde tıp kurallarına uygunluk yönünden tartışılmıştır. Sonuç olarak soruşturma konusu eylem doktorun göreviyle doğrudan ilgiliyken ve kanun bu tür eylemleri açıkça Kurul iznine tabi kılmışken Başsavcılığın salt kendi nitelendirmesiyle eylemi görev dışı sayması yasal güvencenin işlevsiz kalmasına neden olmuştur.

58. Yukarıda ortaya konulan değerlendirmeler ışığında başvurucunun sağlık mesleğini icra ederken gerçekleştirdiği tıbbi müdahalelere ilişkin olarak 3359 sayılı Kanun'un ek 18. maddesiyle sağlanan "Mesleki Sorumluluk Kurulu'ndan soruşturma izni alınması" usuli güvencesinden yoksun bırakıldığı anlaşılmıştır. Bu koşullarda verilen tutuklama kararının kanunla öngörülen bir usule uygun olmadığı sonucuna varılmıştır.

59. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

60. Yukarıda varılan sonuç gözönünde bulundurulduğunda başvurucunun tutukluluk hâlinin devamını haklı göstermek için sunulan nedenlerin ilgili ve yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığı hususunun ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığı değerlendirilmiştir.

VI. GİDERİM

61. Başvurucu; ihlalin tespiti, tahliye edilmesi için gereğinin yapılması ve 1.000.000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

62. Anayasa Mahkemesinin Mehmet Doğan ([GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018) kararında ihlal sonucuna varıldığında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı hususunda genel ilkeler belirlenmiştir. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre esas inceleme kapsamında bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve varsa ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağı belirlenmektedir. Aynı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrası ile Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün (İçtüzük) 79. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ise ihlal kararı verilmesi hâlinde gerekli görüldüğü takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir. Buna göre ihlal sonucuna varıldığında ilgili temel hak ve hürriyetin ihlal edildiğine karar verilmesinin yanında ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi, diğer bir ifadeyle ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilmesi de gerekir (Mehmet Doğan, § 54).

63. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hakkın ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural mümkün olduğunca eski hâle getirmenin yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle ihlalin kaynağı belirlenerek devam eden ihlalin durdurulması, ihlale neden olan karar veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan, §§ 55, 57).

64. İhlalin mahkeme kararından kaynaklandığı durumlarda 6216 sayılı Kanun'un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası ile İçtüzük'ün 79. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (a) bendi uyarınca kural olarak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmedilir (Mehmet Doğan, § 58).

65. İncelenen başvuruda soruşturma izni alınmadan tutuklama kararı verilmesi ve tutukluluğun sürdürülmesi sebebiyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Başvurucunun tutukluluk hâli sona ermiş olsa da konutu terk etmeme adli kontrolü nedeniyle özgürlüğünün kısıtlanması hâli devam etmektedir. Buna göre Anayasa Mahkemesince başvurucu hakkında tespit edilen hak ihlalinin sonlandırılmasına ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yönelik olarak yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi ve dosyanın soruşturma izni alınıp alınmayacağı hususunda karar verilmek üzere Mesleki Sorumluluk Kuruluna gönderilmesi işlemlerinin yerine getirilmesi zorunludur. Bu amaçla işbu kararın ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için Bakırköy 21. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

66. Başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik müdahale nedeniyle yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararları karşılığında başvurucuya net 250.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

VII. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın 19. maddesinin üçüncü fıkrası bağlamında güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

C. Kararın bir örneğinin ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi ve dosyanın soruşturma izni hususunda değerlendirme yapılması amacıyla Mesleki Sorumluluk Kuruluna iletilmesini sağlamak üzere Bakırköy 21. Ağır Ceza Mahkemesine (E.2025/505) GÖNDERİLMESİNE,

D. Başvurucuya net 250.000 TL manevi tazminat ÖDENMESİNE, tazminata ilişkin diğer taleplerin REDDİNE,

E. 5.064,40 TL harç ve 40.000 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 45.064,40 TL yargılama giderinin başvurucuya ÖDENMESİNE,

F. Ödemelerin kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması hâlinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAİZ UYGULANMASINA,

G. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 8/4/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

AYM, TOLGA BIYIKOĞLU, B. No: 2025/53384, 08.04.2026. Resmî kaynak.

Bu kararı içeren okuma derlemesi (PDF) · Bölüm 06, sayfa 751–768

Arşiv kesiti: 12 Ekim 2026. Kararlar tarihsel bağlamlarıyla aktarılır.

Hukuki durumunuzu birlikte değerlendirelim.

İlk iletişimde konunuzu kısaca iletebilirsiniz.

Hukuki hizmet alanlarımızı inceleyin

Bu yayınlar genel bilgilendirme amacı taşır. Somut olayınızın koşulları ayrıca değerlendirilmelidir.