Karar yılı 2026 · İkinci Bölüm
MELAHAT KILIÇ VE YILMAZ KILIÇ (2021/33799)
- Yaşam hakkı
AYM kayıt alanı
Başvuru konusu
Başvuru, zorunlu askerlik hizmeti sırasında oluşan rahatsızlığın tedavisinde eksik ve hatalı tıbbi müdahalede bulunulması sonucu ölüm meydana gelmesi ve açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru konusu, başvurucunun iddiasını anlatır; AYM’nin ihlal bulduğu anlamına gelmez. Sonuç için ilgili hakka ait hükmü okuyun.
Hak bazında
İncelenen haklar ve sonuç
| Hak | Müdahale | Sonuç | Giderim |
|---|---|---|---|
| Yaşam hakkı | Devletin gözetimi altında meydana gelen ölüm | Açıkça Dayanaktan Yoksunluk | — |
Bu tablo AYM’nin kayıt alanlarından aktarılmıştır. Bir kararda birden fazla hak ve farklı sonuç bulunabilir; kesin sonuç için kararın hüküm bölümü esastır.
Resmî metin
Resmî kararın tam metni
Kaynak: Anayasa Mahkemesi. Okunabilirlik için HTML biçimi düzenlenmiş; kararın metni ve kaynakta varsa ayrı görüşler korunmuştur. Karar, verildiği dönemin hukukunu yansıtır; sonraki mevzuat ve içtihat ayrıca incelenmelidir.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ |
|
ANAYASA MAHKEMESİ |
|
|
|
|
|
İKİNCİ BÖLÜM |
|
|
|
KARAR |
|
|
|
MELAHAT KILIÇ VE YILMAZ KILIÇ BAŞVURUSU |
|
(Başvuru Numarası: 2021/33799) |
|
|
|
Karar Tarihi: 18/2/2026 |
|
İKİNCİ BÖLÜM |
|
|
|
KARAR |
|
Başkan |
: |
Basri BAĞCI |
|
Üyeler |
: |
Yıldız SEFERİNOĞLU Kenan YAŞAR Ömer ÇINAR Metin KIRATLI |
|
Raportör |
: |
Şehadet ÖZTÜRK |
|
Başvurucular |
: |
1. Melahat KILIÇ 2. Yılmaz KILIÇ |
|
Vekili |
: |
Av. Meliha YAMAN YURDUGÜL |
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru, zorunlu askerlik hizmeti sırasında oluşan rahatsızlığın tedavisinde eksik ve hatalı tıbbi müdahalede bulunulması sonucu ölüm meydana gelmesi ve açılan tazminat davasının reddedilmesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
A. M.K.nın Ölümü ve Yürütülen Ceza Soruşturmasına İlişkin Süreç
2. Başvurucuların oğlu M.K. 23/5/2005 tarihinde Safranbolu Jandarma Komutanlığında (Komutanlık) zorunlu askerlik hizmetine başlamıştır.
3. 25/5/2005 tarihinde iştahsızlık ve hâlsizlik şikâyetiyle Komutanlık revirine başvurmuştur. Buradaki doktor, M.K.ya solunum yetmezliği teşhisi koymuş; tavsiyelerde bulunarak M.K.yı göndermiştir. M.K. 30/5/2005 tarihinde aynı şikâyetlere ek olarak eklem ve kas ağrısı şikâyetiyle Komutanlık revirine gitmiştir. Revirde görevli doktor bu kez kan tahlili yapmış ve kas ağrısı teşhisi ile M.K.ya ilaç reçete etmiştir. M.K. 7/6/2005 tarihinde önceki rahatsızlıklarının yanında ishal şikâyetiyle Komutanlık revirine gittiğinde yeniden kan tahlilleri yapılmış ve kendisine soğuk algınlığı teşhisi konulmuştur. Fiziksel antrenmanlardan ve askerî faaliyetlerden muaf tutulan M.K. 19/6/2005 tarihinde Komutanlık revirine tekrar başvurmuştur. Revirde yapılan kan tahlillerinden sonra M.K. akut karaciğer yetmezliği rahatsızlığı şüphesiyle Karabük Devlet Hastanesine sevk edilmiştir. Hastanede yapılan kapsamlı tahliller sonucunda karaciğer yetmezliği teşhisi konularak M.K.nın Gülhane Askerî Tıp Akademisine (GATA) sevki sağlanmıştır. M.K. 20/6/2005 tarihinde GATA yoğun bakım servisinde tedavisi devam ederken kalbinin durması sonucu vefat etmiştir.
4. Olaya ilişkin olarak Jandarma Genel Komutanlığı Askerî Savcılığınca (Askerî Savcılık) başlatılan soruşturmada görgü tanıklarının beyanları alınmış, M.K.nın tedavi belgeleri temin edilmiş, GATA'dan 5/12/2005 tarihinde otopsi raporu alınmıştır. Raporda M.K.nın kesin ölüm sebebinin tespit edilemediği bildirildiğinden Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp İhtisas Kurulundan 25/1/2006 tarihinde yeniden rapor alınmıştır. Bu raporda ölüm nedeninin kimyasal incelemeye rağmen tespit edilemeyen toksik madde alımına bağlı zehirlenmeden kaynaklandığı, karaciğer hasarının kronik olmayıp akut geliştiği, yapılan tedavi işlemlerinin ölüme etkisinin olmadığı kanaati bildirilmiştir. Askerî Savcılığın Adli Tıp Kurumu raporuna ilişkin görüş talep etmesi üzerine Adli Tıp Uzmanı H.T., hazırladığı 5/5/2006 tarihli bilirkişi raporunda toksikoloji raporuna göre toksik madde saptanamadığından zehirlenmenin ölüm sebebine ilişkin tek varsayım olarak kabul edilemeyeceğini, karaciğerdeki akut harabiyetin viral/bakteriyal mikroorganizmalara veya karaciğer dışı patolojiye bağlı olarak da ortaya çıkabileceğini, bu üç neden arasında tıbben bir ayrım yapılamamakla birlikte ölümün bu üç nedene bağlı olarak oluşan karaciğerdeki akut harabiyet sonucu meydana geldiğini ifade etmiştir.
5. Askerî Savcılığın ölüm nedenine ilişkin olarak Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp İhtisas Kurulundan aldığı 23/5/2007 tarihli raporda ölümün karaciğer nekrozu sonucu meydana geldiği ancak bu nekrozun toksik bir etki veya hipoksik bir nedenle oluşup oluşmadığı ayrımının yapılamayacağı belirtilerek 3. Adli Tıp İhtisas Kurulundan görüş alınabileceği önerilmiştir. Adli Tıp Kurumu 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen 2/7/2008 tarihli raporda ise karaciğerdeki nekrozun akut olarak ortaya çıkan dolaşım yetmezliği veya toksik etkiye bağlı olarak meydana gelebileceği, bu iki etki arasında ayrım yapılamadığı, dosyada yer alan tıbbi belgelerde belirtilen müdahale ve tedavilerin tıp kurallarına uygun olduğu mütalaa edilmiştir.
6. Askerî Savcılık; gastroenteroloji uzmanı, enfeksiyon hastalıkları uzmanı ve tıbbi patoloji uzmanından oluşan bilirkişi heyetinden 18/12/2008 tarihli bilirkişi raporunu almıştır. Raporda M.K.nın askerliğe alınmadan önce fiziksel yönden aktif olmadığı dikkate alındığında M.K.da daha önce var olan ve tespit edilmeyen kalp yetmezliği olduğu, bu durumun askerliğe alınmasıyla başlayan fiziksel aktivitelerle ortaya çıktığı, önce kalp, ardından akciğer ve karaciğer yetmezliğini geliştirdiği, dolayısıyla ölümün çoklu organ yetmezliğine bağlı dolaşım yetmezliği sonucu gerçekleştiği sonucuna ulaşılmıştır. Askerî Savcılık, raporun sonuçları hakkında Kardiyoloji Uzmanı Y.K.dan görüş istemiştir. Y.K. hazırladığı 29/12/2008 tarihli mütalaada; Komutanlık revirinde yapılan muayenelerdeki solunum yolları enfeksiyonu, kas ağrısı, nefes darlığı tespitlerinin kalp yetmezliğine özgü semptomlar olmadığını, bir revir doktoru açısından sadece bu verilerle gizli olan kalp yetmezliğini tespit etmenin mümkün bulunmadığını, hastada ateş ve kan sayımında anormal bir bulgu yoksa çoğunlukla hastaya istirahat verilmediğini, revirde yapılan tedavi işlemlerinin tıp kurallarına uygun ve yeterli olduğu kanısına vardığını açıklamıştır.
7. Askerî Savcılık aldığı raporlar doğrultusunda M.K.nın ölümünde herhangi bir kişiye atfedilecek kusur olmadığı gerekçesiyle 30/12/2008 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
8. Kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı başvurucuların 30/1/2009 tarihinde yaptığı itiraz Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askerî Mahkemesince 16/2/2009 tarihinde kabul edilmiş; bu kapsamda M.K.nın şikâyetlerinin kaynağını, bu şikâyetlerin ölüme neden olan rahatsızlığın belirtileri olup olmadığını, revirde görevli doktorlarca bu şikâyetlere binaen konulan tanının uygun olup olmadığını tespit edecek ve daha önce alınan bilirkişi raporları arasındaki çelişkileri giderecek ek rapor alınması gerektiği kanaatiyle soruşturmanın genişletilmesine karar verilmiştir.
9. Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu tarafından hazırlanan 25/2/2010 tarihli raporda karaciğer yetmezliğinin nedeninin kesin olarak tespit edilememesine rağmen başvurucuların oğluna uygulanan tedavinin tıp kurallarına uygun olduğu kanaati bildirilmiştir.
10. Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askerî Mahkemesi rapora dayanarak kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın hukuka uygun olduğu gerekçesiyle başvurucuların itirazlarını 28/6/2010 tarihinde reddetmiştir.
B. Tam Yargı Davası ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılan Başvuru Sonucu Yeniden Yapılan Yargılamayla İlgili Süreç
11. Başvurucular 3/8/2006 tarihinde ölüm olayına ilişkin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi talebiyle Askerî Yüksek İdare Mahkemesi İkinci Daire Başkanlığında (AYİM) tam yargı davası açmıştır.
12. AYİM 20/10/2010 tarihinde davayı reddetmiştir. Kararda, ceza soruşturması sürecinde Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan alınan bilirkişi raporunda varılan sonuçlara dayanılarak M.K.nın rahatsızlığının oluşumunda ve gelişiminde askerlik görevinin etkisi olmadığını, askere alınmasında, uygulanan teşhis ve tedavide herhangi bir hata, ihmal ve gecikme bulunmadığını ifade ederek ölüm olayından idarenin sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle başvurucuların maddi ve manevi tazminat taleplerini kabul etmemiştir.
13. Başvurucular, tam yargı davasının reddi üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurmuştur. Başvurularında kamu makamlarının ve sağlık görevlilerinin ihmali sonucu oğullarının vefat ettiğini ileri sürerek tarafsız ve bağımsız nitelikte olmayan AYİM'in araştırma yapmaksızın ceza soruşturması verilerine dayanarak gerekçesiz şekilde karar vermesi nedeniyle yaşam hakkının ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
14. AİHM yapılan ceza soruşturmasına, bu süreçte alınan bilirkişi raporlarına ilişkin açıklamalara ve yaşam hakkının usul boyutu açısından yaklaşımına yer verdiği bu kararda (B. No: 46227/11, 20/9/2016) yaşam hakkının usul boyutu açısından başvuruyu kabul edilemez bulmuştur. Kararda, yedi bilirkişi raporunun alındığı ceza soruşturmasının ölüme ilişkin koşulları belirleyebilecek ve başkaca araştırma yapılmasına gerek kalmaksızın AYİM önündeki davaya yarar sağlayacak nitelikte olduğunu belirterek tam yargı davasının yaşam hakkının usul boyutu açısından makul derecede ivedilik ve özen şartını karşılayacak şekilde yürütüldüğünü değerlendirmiştir. AİHM yaşam hakkının maddi boyutu açısından yaptığı değerlendirmede ise M.K.nın ölümü ile idari makamların herhangi bir ihmali arasında nedensellik bağı olmadığını, davalı devletin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) 2. maddesinin esas yönü bakımından yükümlülüklerini yerine getirmediğini düşündürecek herhangi bir sebebin tespit edilmediğini belirterek yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edildiğine ilişkin iddiayı açıkça dayanaktan yoksun bulmuştur. AİHM bahsedilen kararında ayrıca başvurucuların AYİM'in tarafsız ve bağımsız olmadığı şeklindeki adil yargılanma hakkı şikâyetlerinin incelenmesini ertelemiştir.
15. AİHM, başvurucuların adil yargılanma hakkı kapsamında yaptıkları başvuruyu inceleyerek 12/12/2017 tarihinde karar vermiştir. Anılan kararda AYİM'in kürsüsündeki hâkimlerin ordu mensubu olmaları nedeniyle tarafsız ve bağımsız olmadığını değerlendirerek adil yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
16. Başvurucular AYİM'in 20/10/2010 tarihli ret kararının Sözleşme'ye aykırı olduğunun AİHM'in 12/12/2017 tarihli kararıyla tespit edildiğini belirterek 14/3/2018 tarihinde Kastamonu İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) yargılamanın yenilenmesi talebiyle tam yargı davası açmıştır.
17. İdare Mahkemesi başvurucuların yeniden yargılama yapılması taleplerini kabul ederek davanın esası hakkında değerlendirme yapmış; 22/11/2019 tarihinde davanın kısmen kabulüne karar vermiştir. Kararın gerekçesinde; Askerî Savcılık tarafından yürütülen ceza soruşturması sürecinde alınan bilirkişi raporlarında yapılan tespitlerden bahsetmiş, ölüm olayıyla idari eylem ve işlemler arasında nedensellik bağı kurulamaması sebebiyle idarenin meydana gelen maddi zarardan sorumlu tutulamayacağını belirtmiştir. Manevi tazminat talebi açısından yaptığı değerlendirmede ise M.K.nın kesin ölüm sebebinin tespit edilememesinin başvurucular nezdinde birtakım şüpheler doğurduğu, bu nedenle başvurucuların maruz kaldığı üzüntü ve sıkıntının hafifletilmesi amacıyla başvurucular lehine her biri için 25.000 TL manevi tazminata hükmedilmesinin uygun olduğu sonucuna varmıştır.
18. Tarafların verilen karar aleyhine istinaf kanun yoluna başvurması üzerine Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi (İstinaf Mahkemesi) 26/4/2021 tarihinde başvurucuların istinaf taleplerini reddederken davalı idarenin istinaf talebini kabul etmiştir. Kararda, hizmet kusurundan dolayı idarenin sorumluluğuna ve manevi tazminatın niteliğine ilişkin açıklamalara yer verdikten sonra başvurucuların oğlunun vefatı ile ilgili olarak davalı idarenin herhangi bir hizmet kusuru olmaması nedeniyle sorumlu tutulamayacağını belirtmiş ve İdare Mahkemesi kararındaki manevi tazminat hükümlerini kaldırarak başvurucuların manevi tazminat taleplerini reddetmiştir.
19. Başvurucular, nihai kararı 2/7/2021 tarihinde öğrendikten sonra 28/7/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
20. Başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
21. Başvurucular, askerlik hizmetini ifa ederken rahatsızlanan oğullarının dört kez kısıtlı imkânları olan Komutanlık revirinde muayene edildiğini, hastaneye ve GATA'ya geç sevk edilmesi nedeniyle oğullarının GATA'ya ambulansla götürüldüğü sırada vefat ettiğini belirtmiş; oğullarının idarenin hizmet kusuru sonucu hayatını kaybetmesine rağmen açtıkları tam yargı davasının reddedilmesinden ve yargılamanın uzun sürmesinden yakınmıştır.
22. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; insan hakları yargısı içtihadı ile mevzuatı detaylı olarak aktardıktan sonra yapılacak değerlendirmede Anayasa ve ilgili mevzuat hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi içtihadı ve somut olayın kendine özgü koşullarının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca AİHM'e yapılan başvuru sürecine de değinilerek AİHM kararındaki tespitlerin yapılacak incelemede gözönünde bulundurulması gerektiğine işaret edilmiştir. Başvurucular, Bakanlık görüşüne karşı başvuru formundaki iddialarını yinelemiştir.
23. Başvuru, AİHM'in ihlal kararı nedeniyle İdare Mahkemesince gerçekleştirilen yeniden yargılama üzerine yapılmıştır. AİHM kararına konu yargısal süreç zaten AİHM tarafından değerlendirilmiştir. Bu nedenle başvuru, yaşam hakkı kapsamında ancak İdare Mahkemesince yapılan yeniden yargılama süreciyle sınırlı olarak incelenmiştir.
24. Yaşam hakkını güvence altına alan Anayasa'nın 17. maddesi, devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen Anayasa'nın 5. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde devlete negatif yükümlülükler yanında egemenliği altındaki kişilerin yaşamlarının korunması için bazı pozitif yükümlülükler de yükler (Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri [GK], B. No: 2014/14844, 1/12/2016, §§ 57, 58).
25. Anılan pozitif yükümlülükler kuşkusuz zorunlu askerlik görevi sırasında sunulan sağlık hizmeti için de geçerlidir. Nitekim Anayasa'nın 56. maddesinde herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin "herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak … amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini" düzenleyeceği ve bu görevini kamu kesimindeki ve özel kesimdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getireceği kurala bağlanmıştır. Bu sebeple devlet; sağlık hizmetlerini, kamu veya özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirildiğine bakmadan hastaların yaşamlarının korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (Nail Artuç [1. B.], B. No: 2013/2839, 3/4/2014, §§ 34, 35; Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri, §§ 59, 60). Şüphesiz bu düzenlemeler, sağlık personellerinin sahip olmaları gereken yüksek mesleki standartları da içermelidir (Ayhan Keçeli ve diğerleri [2. B.], B. No: 2019/24231, 23/2/2022, § 81).
26. Yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükleri kapsamında devlet, yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari çerçevenin gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir yargısal sistem kurmakla da yükümlüdür. Bu usul yükümlülüğü şüpheli her ölüm olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili bir soruşturma yürütülmesini gerektirir (Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri, § 61).
27. Kasıtlı öldürme ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana gelen ölüm olaylarında Anayasa'nın 17. maddesi gereğince devletin sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân verebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü bulunsa da kasıtlı olmayan eylemler açısından farklı bir yaklaşım benimsenebilir. Bu bakımdan genel olarak ihmal suretiyle ortaya çıkan diğer ölümlerde olduğu gibi tıbbi ihmal sonucu ortaya çıktığı iddia edilen, bir başka ifadeyle tedavinin kusurlu, yanlış veya gecikmiş olması ya da sağlık çalışanlarının tedavi sırasındaki koordinasyon eksiklikleri sonucu meydana geldiği ileri sürülen ölüm olaylarında da etkili bir yargısal sistem kurma yönündeki pozitif yükümlülük; mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının açık olmasıyla yerine getirilmiş sayılabilir (Ayhan Keçeli ve diğerleri, § 84; bazı farklılıklarla birlikte bkz. Nail Artuç, § 37; Nafia Sevin Ergün Sefada ve diğerleri, §§ 62-64).
28. Ölümün tıbbi ihmalden değil de sağlık durumunun ciddiyeti bilinen ya da bilinmesi gereken hastaya gerekli acil sağlık hizmetinin sunulmaması sonucu meydana geldiği ya da sağlık hizmetlerinde var olan ve yetkililerce bilinen veya bilinmesi gereken ancak ortadan kaldırılması için gerekli önlemlerin alınmadığı sistemsel veya yapısal bir işlevsizliğin hastanın sağlık hizmetlerinden yoksun kalarak ölmesine neden olduğu durumlarda sorumlular aleyhine hiçbir suçlamada bulunulmaması ya da bu kişilerin yargılanmaması yaşam hakkının ihlaline neden olabilir (Ayhan Keçeli ve diğerleri, § 85; benzer yöndeki değerlendirme için ayrıca bkz. Kenan Sayın [1. B.], B. No: 2013/5376, 14/10/2015, § 47).
29. Yaşam hakkı kapsamındaki sorumluluğu ortaya koymak adına adli ve idari yargıda açılan tazminat talepli davalarda makul derecede ivedilik ve özen şartının yerine getirilmesi gerekir (Perihan Uçar ve diğerleri [2. B.], B. No: 2013/5860, 1/12/2015, § 52; Ayhan Keçeli ve diğerleri, § 86; Gökhan Yiğit Koç ve diğerleri [GK], B. No: 2019/25727, 28/7/2022, § 39). Tıbbi ihmal iddiasıyla açılan tazminat talepli davalar yönünden etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü, özellikle yargılamanın makul sürede tamamlanmasını gerektirir. Bu gereklilik; gerçeklerin ve tıbbi tedavinin uygulanması sırasında yapılan muhtemel hataların bilinmesine, ilgili kurumların ve sağlık personelinin olası eksikliklerini gidermesine ve benzer hataları önlemesine, dolayısıyla sağlık hizmetlerinden yararlanan herkesin güvenliğinin sağlanmasına hizmet etmektedir. Dolayısıyla gecikme için inandırıcı ve makul gerekçeler bulunmadığı sürece yargılamaların uzunluğu, yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin ihlaline neden olacaktır (Ayşe Terzi ve Mustafa Terzi [1. B.], B. No: 2020/3325, 13/2/2024, § 12). Öte yandan yargı mercilerinin özenli inceleme yapma yükümlülükleri, yaşam hakkı ile ilgili her davada mutlaka mağdurlar lehine sonuca varılmasını garanti etmez (Aysun Okumuş ve Aytekin Okumuş [1. B.], B. No: 2013/4086, 20/4/2016, § 73; Gökhan Yiğit Koç ve diğerleri, § 40).
30. Son olarak ifade etmek gerekir ki herhangi bir davada bilirkişi incelemesine başvurulmasının gerekli olup olmadığına karar vermek ya da başvuru dosyasındaki mevcut tıbbi bilgilerden hareketle bir davada görüş bildiren bilirkişilerin vardıkları sonuçların veya sahip oldukları bilimsel bakış açılarının doğru olup olmadığını irdelemek Anayasa Mahkemesinin görevi değildir. Delillerin ve bilirkişi incelemesi de dâhil olmak üzere delillerin değerlendirilmesinde kullanılan araçların kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi hususları kural olarak yargı mercilerinin takdirinde olan bir husustur ve açık hata veya keyfîlik ihtiva etmemesi hâlinde Anayasa Mahkemesinin bu takdire müdahalesi söz konusu olamaz. Bu bakımdan tıbbi ihmal iddiasıyla yapılan başvurularda yaşam hakkının usul boyutunun incelenmesi sırasında yapılması gereken iş, başvuruya konu edilen tam yargı veya tazminat davasının, ölümle neticelenen olayın seyrini ve sağlık personelinin olası sorumluluğunu aydınlatmaya imkân verip vermediğini belirlemektir (Ayhan Keçeli ve diğerleri, § 87; benzer yöndeki değerlendirme için ayrıca bkz. Bağı Akay ve diğerleri [1. B.], B. No: 2014/5101, 22/6/2017, § 56).
31. İncelenen olayda başvurucuların yakınlarının acil sağlık hizmetlerine erişimden mahrum bırakılması sonucu öldüğüne dair bir iddiası yoktur. Başvurucular, sağlık personelinin bildikleri veya bilmeleri gereken sistemsel veya yapısal bir işlevsizlik (sözü edilen işlevsizliğe, hastanenin erken doğan bebekler için uygun bir üniteye ve bu bebekleri tedavi etmek için teknik araçlara sahip olmayıp erken doğan çocukların tamamına yakınını diğer hastanelere şüpheli koşullarda sevk etmesi örnek olarak gösterilebilir) bulunmasına rağmen gerekli tedbirleri almadıklarını ve bu işlevsizlik neticesinde yakınlarının acil sağlık hizmetlerine erişimden yoksun kalarak öldüğünü de iddia etmemiştir. Başvurucular, yakınlarının zamanında yeterli tıbbi tedavi sağlanmaması nedeniyle öldüğünü öne sürmüştür. O hâlde başvuru, tıbbi ihmalle ilgilidir.
32. Tıbbi ihmal iddialarının söz konusu olduğu hâllerde devletin egemenliği altındaki kişilerin yaşamlarının korunması yönündeki pozitif maddi yükümlülüğü, hem kamu hastanelerinin hem özel hastanelerin hastaların yaşamlarını korumak için gerekli tedbirleri almalarını sağlayıp sağlık çalışanlarının yüksek mesleki standartlara sahip olmalarını temin edecek etkili bir mevzuat oluşturmaktan ibarettir. Oluşturulan mevzuat, kişilerin yaşamının korunması yönünden eksik olmadığı sürece sağlık çalışanlarının hastayı tedavi ederken yaptığı değerlendirme hataları, tedavi sürecindeki gecikmeler ya da tedavi sırasında sağlık çalışanları arasında yaşanan koordinasyon eksikleri devleti yaşam hakkının maddi boyutunun ihlalinden dolayı sorumlu tutmak için kâfi değildir (Ayhan Keçeli ve diğerleri, § 89).
33. Olay tarihinde yürürlükte olan hukuki çerçeve başvurucuların yakınının yaşamının korunması konusunda herhangi bir eksiklik ihtiva etmemektedir (ilgili mevzuat için bkz. Ayhan Keçeli ve diğerleri, §§ 39-68). Doğrusu başvurucuların bu yönde bir şikâyeti de yoktur. Bu nedenle yaşam hakkının maddi boyutu ihlal edilmemiştir.
34. Anılan değerlendirme sonrasında yaşam hakkının usul boyutu kapsamında başvuruya konu edilen tam yargı davasının ölümle neticelenen olayın seyri ile sağlık çalışanlarının olası sorumluluğunu aydınlatmaya imkân verip vermediği incelenmelidir.
35. Somut olaya konu ölümün kaynağı ve yetkililerin sorumluluğuna ilişkin olarak Askerî Savcılık tarafından yedi kez bilirkişi raporu alınmıştır. Bu raporlarda M.K.nın ölüm nedeni çok boyutlu değerlendirilip yetkililerin ölümün meydana gelmesinde kusuru olmadığı görüşü bildirilmiştir (bkz. §§ 4-6, 9). İdare Mahkemesi de yaptığı yargılamada Askerî Savcılığın aldığı raporlara atıfta bulunarak karar vermiştir. Hükme esas alınan bu raporlarda, tarafların iddialarının düzenlenen tıbbi belgelerdeki bulgular ve genel tıp kuralları gözetilerek değerlendirildiği görülmüştür. Ayrıca AİHM'in ihlal kararı sonrasında yapılan yeniden yargılama iki dereceli yargılama sisteminde üç yıl gibi makul bir sürede sonuçlandırılmıştır. Netice olarak başvurucuların iddiaları tam yargı davasında makul bir ivedilikle ve özenle incelenmiştir (aynı olay hakkında AİHM tarafından yapılan aynı yöndeki değerlendirme için bkz. Kılıç/Türkiye (k.k.), B. No: 46227/11, 20/9/2016). Dolayısıyla yaşam hakkının usul boyutu da ihlal edilmemiştir.
36. Açıklanan gerekçelerle yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
Yıldız SEFERİNOĞLU bu sonuca katılmamıştır.
III. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Yaşam hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA Yıldız SEFERİNOĞLU'nun karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
B. Yargılama giderlerinin başvurucular üzerinde BIRAKILMASINA 18/2/2026 tarihinde karar verildi.
KARŞIOY
1. Çoğunluğun, somut olayda yürütülen soruşturmanın yeterli olduğu gerekçesiyle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edilmediğine ve başvurunun kabul edilemez olduğuna dair kararına katılmıyorum.
2. Yaşam hakkının usul boyutu, devlete salt soruşturma başlatma yükümlülüğü değil, ölüm nedenini aydınlatmaya elverişli etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü yüklemektedir. Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında da vurgulandığı üzere bu yükümlülüğün özü, soruşturmanın olayın gerçeğini ortaya çıkarabilecek nitelikte olmasıdır. Ne var ki soruşturmanın kapsamlı biçimde yürütülmüş olması tek başına yeterli değildir; soruşturmanın sorumluluğun tespitine ve gerektiğinde faillerin cezalandırılmasına imkân tanıyacak somut bir sonuca ulaşması da bu yükümlülüğün ayrılmaz gereğidir.
3. Somut olayda, 2005 yılındaki ölümün üzerinden yaklaşık yirmi yıl geçmiş olmasına karşın M.K.'nın ölüm nedeni hiçbir zaman kesin olarak saptanamamıştır. Alınan yedi bilirkişi raporu, toksik madde alımı, hipoksik karaciğer nekrozu ve viral/bakteriyel etkenlerin yol açtığı akut karaciğer hasarı olmak üzere birbiriyle çelişen üç farklı görüş ortaya koymuş; bu görüşler arasında herhangi bir uzlaşıya varılamamıştır. Daha da önemlisi, bu belirsizlik yetersiz delilden değil soruşturmanın bizzat kendi teknik eksikliklerinden beslenmiştir: askerlik öncesine ait kapsamlı sağlık kaydının bulunmaması, revir muayenelerine ilişkin belgelerin gizli tutulması ve ilk otopsi raporunun yetersizliği bu eksikliklerin başında gelmektedir.
4. Başvurucular, oğullarının ölümünün gerçek nedenini öğrenmekten yirmi yıl boyunca yoksun bırakılmıştır. Birbirine zıt bilirkişi raporları, tutarsız resmi açıklamalar ve birden fazla yargılama süreciyle örülü bu uzun yıllar boyunca yaşanan belirsizlik, sıradan bir hata ya da gecikmeler meselesinin çok ötesine geçmektedir. Ölüm nedeninin bir türlü aydınlatılamamış olması, başvurucular açısından kalıcı bir ızdırap kaynağına dönüşmüştür.
5. Bu gerekçelerle; M.K.'nın ölüm nedeninin yirmi yıl boyunca hiçbir zaman kesin olarak aydınlatılamamış olmasının yaşam hakkının usul boyutunu ihlal ettiği ve manevi tazminatın kusurdan bağımsız olarak hükmedilmesi gerektiği kanaatiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
|
AYM, MELAHAT KILIÇ VE YILMAZ KILIÇ, B. No: 2021/33799, 18.02.2026. Resmî kaynak.
Bu kararı içeren okuma derlemesi (PDF) · Bölüm 04, sayfa 302–309
Arşiv kesiti: 12 Ekim 2026. Kararlar tarihsel bağlamlarıyla aktarılır.
Hukuki durumunuzu birlikte değerlendirelim.
İlk iletişimde konunuzu kısaca iletebilirsiniz.
Hukuki hizmet alanlarımızı inceleyin
Bu yayınlar genel bilgilendirme amacı taşır. Somut olayınızın koşulları ayrıca değerlendirilmelidir.