Karar yılı 2026 · Birinci Bölüm
NİYAZİ CANDAN (2021/15459)
- Özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı
- Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler)
AYM kayıt alanı
Başvuru konusu
Başvuru, başvurucuya ait taşınmazın yer aldığı bölgede kanalizasyon ve arıtma sistemi bulunmaması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
Başvuru konusu, başvurucunun iddiasını anlatır; AYM’nin ihlal bulduğu anlamına gelmez. Sonuç için ilgili hakka ait hükmü okuyun.
Hak bazında
İncelenen haklar ve sonuç
| Hak | Müdahale | Sonuç | Giderim |
|---|---|---|---|
| Özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı | Çevre | İhlal Olmadığı | — |
| Adil yargılanma hakkı (Medeni Hak ve Yükümlülükler) | Makul sürede yargılanma hakkı (idare) | Başvuru Yollarının Tüketilmemesi | — |
Bu tablo AYM’nin kayıt alanlarından aktarılmıştır. Bir kararda birden fazla hak ve farklı sonuç bulunabilir; kesin sonuç için kararın hüküm bölümü esastır.
Resmî metin
Resmî kararın tam metni
Kaynak: Anayasa Mahkemesi. Okunabilirlik için HTML biçimi düzenlenmiş; kararın metni ve kaynakta varsa ayrı görüşler korunmuştur. Karar, verildiği dönemin hukukunu yansıtır; sonraki mevzuat ve içtihat ayrıca incelenmelidir.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ |
|
ANAYASA MAHKEMESİ |
|
|
|
|
|
BİRİNCİ BÖLÜM |
|
|
|
KARAR |
|
|
|
NİYAZİ CANDAN BAŞVURUSU |
|
(Başvuru Numarası: 2021/15459) |
|
|
|
Karar Tarihi: 22/7/2026 |
|
BİRİNCİ BÖLÜM |
|
|
|
KARAR |
|
Başkan |
: |
İrfan FİDAN |
|
Üyeler |
: |
Recai AKYEL Selahaddin MENTEŞ Yılmaz AKÇİL Şaban KAZDAL |
|
Raportör |
: |
Ayşenur TUNCER |
|
Başvurucu |
: |
Niyazi CANDAN |
|
Vekili |
: |
Av. Mustafa Şenay CANORUÇ |
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru, başvurucuya ait taşınmazın yer aldığı bölgede kanalizasyon ve arıtma sistemi bulunmaması nedeniyle özel hayata saygı hakkının ve yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. Başvurucu; Mardin'in Midyat ilçesi, Tulgalı köyünde bulunan 103 ada 30 parsel sayılı tarla vasfındaki taşınmazın malikidir. Maddi ve manevi tazminat ödenmesi talebiyle Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile Midyat Belediye Başkanlığına başvuruda bulunan başvurucunun bu taleplerini adı geçen idareler reddetmiştir. Söz konusu taleplerde başvurucu; bahse konu taşınmazının bulunduğu bölgede kanalizasyon ve arıtma sistemi bulunmaması nedeniyle çevreye bırakılan atık ve kirli suyun etkisiyle taşınmazının zarar gördüğünü, taşınmazı ve çevresinde oluşan kötü koku, görüntü kirliliği, yabani bitki, böcek ve haşerelerden kaynaklı olarak yaşam kalitesinin düştüğünü, insan sağlığının bozulduğunu, hayvanların telef olduğunu, arazinin verimsizleşerek kullanılamaz hâle geldiğini ileri sürmüştür. Bu şikâyetlerden hareketle başvurucu; idarelerin bakım, gözetim, denetim, önleyici tedbir veya muhafazaya yönelik herhangi bir girişimde bulunmadığını belirtmiştir.
3. Başvurucu, taleplerinin reddine yönelik işlemlerin iptali ile birlikte ağır hizmet kusuru nedeniyle uğranılan zararlara karşılık maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi talebiyle Mardin 1. İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) dava açmıştır. İdarelere sunulan talep dilekçelerindeki hususlar, dava dilekçesinde başvurucu tarafından tekrarlanmıştır.
4. İdare Mahkemesi, uyuşmazlık konusu ile ilgili olarak keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir. Bu kapsamda yapılan incelemeler sonucunda düzenlenen 7/5/2018 tarihli raporda;
i. Keşif mahallinde yapılan incelemeler sonucunda dava konusu taşınmazın davaya konu kirli suyun taşındığı dere yatağına yaklaşık 69 metrelik mesafede olması ve taşınmazın eğiminden dolayı 50 metrelik bir kot farkı oluşması nedenleriyle su baskınları, göllenme veya etkili emilim gibi sebeplerle taşınmazın toprak yapısı üzerinde herhangi bir zarar oluşturmadığı belirtilmiştir. Bunun yanında taşınmazın derenin etkili emilim bölgesinden uzak olması, taşınmazın dere yatağı ve çevresinde olmaması nedenleriyle oluşan haşere ve benzeri zararlıların taşınmazın üzerinde devam eden tarımsal faaliyete doğrudan bir zarar oluşturmayacağı ifade edilmiştir.
ii. Bununla birlikte raporda kirli su kaynaklı oluşan kötü kokunun derenin gerek taşınmaz ile olan mesafesi, gerek taşınmazın bulunduğu konum itibarıyla hâkim rüzgâr yönünün tersine düşmesi sebepleri ile dava konusu taşınmaz üzerinde tarımsal faaliyet gerçekleştirmek için lazım olan çalışan iş gücünün kötü koku nedeniyle iş gücü kaybına neden olmayacağı vurgulanmıştır. Bunun yanında kötü kokunun hava ile taşınımının çevre şartlarına göre değiştiği belirtilmekle birlikte koku kaynağından uzaklaştıkça etki değerinin düştüğü tespitine yer verilmiştir. Ayrıca dava konusu taşınmaz üzerinde davaya konu kirli su sebebiyle herhangi bir toprak ıslah çalışmasına gerek duyulmadığı ve taşınmazın piyasa alım satım durumlarında piyasa arz talebinde herhangi bir değer kaybı olmayacağı tespit edilmiştir.
iii. Sonuç olarak taşınmaza ait uydu görüntüsü de değerlendirilmek suretiyle dava konusu taşınmazın davaya konu kirli suyun aktığı dere yatağına konumu itibarıyla taşınmaz üzerinde herhangi bir maddi zarar oluşmayacağı kanaatine varılmıştır.
5. Yapılan yargılama sonucunda İdare Mahkemesi 31/12/2018 tarihli kararında başvurucunun idarelere yapmış olduğu başvuruların reddine ilişkin işlemlerin iptali talebi yönünden davanın incelenmeksizin reddine, maddi tazminat talebinin reddine, manevi tazminat talebi yönünden ise davanın kısmen kabulü ile 3.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:
i. Başvurucunun idarelere yapmış olduğu başvuruların reddine ilişkin işlemlerin idari eylemden doğan tazminat davalarının ön koşulu olan ve 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. maddesi kapsamında yapılan bir idari başvuru sonucunda tesis edilmiş idari işlemler olduğu ve bunların idari davaya konu edilebilecek kesin ve yürütülmesi gerekli bir işlem niteliğinde olmadığı belirtilmiştir.
ii. Maddi tazminat talebi yönünden 7/5/2018 tarihli bilirkişi raporunda yer alan tespitlere yer verilmiş, anılan raporda ulaşılan sonuca göre dava konusu taşınmazın davaya konu kirli suyun aktığı dere yatağına göre konumu gereğince taşınmaz üzerinde herhangi bir maddi zarar oluşmadığı değerlendirmesi hükme esas alınmıştır. Böylelikle idarenin kusurlu sorumluluğunun şartlarından olan maddi zarar koşulunun gerçekleşmediği kanaatiyle başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir. Ayrıca kararda taraflara tebliğ edilen bilirkişi raporuna başvurucunun itiraz ettiği ifade edilerek itiraz nedenlerinin söz konusu raporu kusurlandıracak nitelikte görülmediği ve dava dosyasına sunulan 7/5/2018 tarihli bilirkişi raporunun hükme esas alınabilecek nitelikte olduğu kanaatine varıldığı vurgulanmıştır.
iii. Manevi tazminat talebi yönünden ise her ne kadar 7/5/2018 tarihli bilirkişi raporunda başvurucunun herhangi bir maddi zararının bulunmadığı tespitine yer verilmiş ise de taşınmaz üzerinde tarımsal faaliyet sürdürülebilmesi için ihtiyaç duyulan insan gücünün çalışmasını engelleyici kötü koku oluşumu ve bunun tarımsal faaliyetin yoğun olduğu yaz aylarında artması, kirli suyun yabancı ot ve zararlılara yaşam alanı oluşturarak yol açtığı hastalıklarla mücadele çabası, kirli su sebebiyle tarımsal faaliyet yapılacak taşınmaza ulaşımda güçlükler yaşanması nedeniyle başvurucu için takdiren 3.000 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmiştir.
6. Bu karara karşı davalı idareler tarafından istinaf kanun yolu başvurularında bulunulmuştur. İstinaf dilekçelerinde husumet itirazı ileri sürülmekle birlikte Mardin'in tamamını kapsayan yeni ve modern arıtma tesisinin iş ve işlemleri ve faaliyetlerinin devam etmekte olduğu belirtilmiştir. Ayrıca büyük ilçelerin arıtma tesisi projelerinin uzun zaman aldığı ve bu sürelerin uzamasında idarelerin kusurunun bulunmadığı vurgulanmıştır.
7. Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi Üçüncü İdari Dava Dairesi (Daire) 3/2/2021 tarihli kararıyla davalı idarelerin istinaf başvurularının kabulüne, manevi tazminat talebi yönünden İdare Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve bu yönden davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde ise manevi zararın, kişinin fizik yapısının ve iç huzurunun bozulmasını, yaşama gücünün ve sevincinin azalmasını, kişilik haklarının zedelenmesini, şeref ve haysiyetinin rencide edilmesini, duyulan acı ve ıstırabı, kişinin günlük yaşamını zorlaştıran her türlü üzüntü ve sıkıntıyı ifade ettiğini belirtmiştir. Bununla birlikte genel kabule göre manevi tazminata hükmedilebilmesi için idarenin hukuka aykırı bir işlem veya eylemi sonucunda nispeten ağır bir elem ve üzüntünün duyulmuş olmasının gerektiğini ifade etmiştir. Netice itibarıyla kirli su nedeniyle oluştuğu öne sürülen manevi zararların o kişiye özgü, özel ve olağanüstü bir yönünün olmaması nedeniyle idarece tazmini gerektirecek bir nitelikte bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır.
8. Başvurucu, nihai kararı 10/3/2021 tarihinde tebellüğ ettikten sonra 9/4/2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.
9. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
A. Özel Hayata Saygı Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
10. Başvurucu; arıtma tesisi yapılmaması nedeniyle maddi ve manevi olarak mağdur olduğunu, İdare Mahkemesi tarafından takdir edilen manevi tazminat kararının istinaf aşamasında kaldırılması nedeniyle açıkça emredici kanun hükümlerine aykırı karar verildiğini belirtmiştir. Böylelikle idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi sunmaması nedeniyle üzüntü ve sıkıntı duyduğunu vurgulayan başvurucu; maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının, mülkiyet hakkının ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
11. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; mevcut başvuru ile ilgili olarak Anayasa'nın, mevzuat hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi içtihadının ve somut olayın kendine özgü koşullarının dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmamıştır.
12. Başvuru, ihlal iddialarının mahiyeti gereği özel hayata saygı hakkı kapsamında incelenmesi uygun görülmüştür (benzer yöndeki bir karar için bkz. Binali Özkaradeniz ve diğerleri [GK], B. No: 2014/4686, 1/2/2018, §§ 40-46). Anılan başvuru açısından değerlendirilmesi gereken ilk husus, başvuruya konu çevresel etkinin Anayasa’nın 20. maddesi kapsamındaki güvenceleri harekete geçirecek asgari ağırlıkta olup olmadığıdır. Bu kapsamda ilgili tesis, işletme veya sair faaliyet sonucu ortaya çıkan çevresel etkiler ile başvurucunun özel ve aile hayatı veya konutunu kullanım hakkı arasında yeterince sıkı bir bağın varlığı yeterlidir (Mehmet Kurt [GK], B. No: 2013/2552, 25/2/2016, § 69; Ahmet İsmail Onat [2. B.], B. No: 2013/6714, 21/4/2016, § 84; Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk [2. B.], B. No: 2013/6587, 24/3/2016, § 68). Başvurucunun uyuşmazlığa konu taşınmazında çiftçilik yaptığı ve arıtma tesisi yapılmamış olması nedeniyle oluşan kötü koku ve haşerelerden şikâyetçi olduğu görülmektedir. Dolayısıyla uyuşmazlığa konu çevresel etkiyle başvurucunun özel hayata saygı hakkı arasında sıkı bir bağın bulunduğu ve güvenceleri harekete geçirecek asgari ağırlıkta olduğu gözönüne alınarak başvurunun Anayasa’nın 20. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
13. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.
14. Özel hayatın korunması kapsamında kişiliğin serbestçe geliştirilmesiyle uyumlu birçok hukuksal çıkar bu hakkın kapsamına dâhildir. Bu bağlamda kişinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğüne ilişkin hukuksal çıkarı da özel hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınmaktadır. Fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı kapsamında güvence altına alınan hukuksal çıkarlardan biri de sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır (AYM, E.2013/89, K.2014/116, 3/7/2014).
15. Özel hayat kapsamında devletin özel hayata etkili bir biçimde saygının sağlanması bağlamında pozitif yükümlülükleri kapsamında özel hayata saygıyı sağlamaya yönelik tedbirleri alması gerekir (Sevim Akat Eşki [1. B.], B. No: 2013/2187, 19/12/2013, § 26). Çevresel rahatsızlıklarla ilgili ihlal iddiaları kapsamında da ağırlıklı olarak devletin pozitif yükümlülükleri bağlamında özel hayat, aile yaşamı ve konuta saygı hakkı, sadece kamusal müdahalelere karşı korunmamakta özel kişilerden kaynaklanan müdahaleler kapsamında da gündeme gelmektedir (Mehmet Kurt, §§ 47, 48).
16. Karmaşık çevresel sorunların ele alınıp çözümlenmesi aşamasında karar süreci, çevreye ve kişi haklarına zarar verebilecek faaliyetlerin etkilerini önceden değerlendirecek ve önleyecek şekilde tesis edilmelidir. Bu bağlamda söz konusu sürece ilişkin bilgilere erişim ve karar alma sürecine aktif katılımın yanı sıra karardan etkilenebilecek bireylerin karar alma sürecinde görüş ve menfaatlerinin yeterince dikkate alınmadığını dile getirebilmek için konuyla ilgili her türlü tasarrufa karşı yargısal başvuru hakkına sahip olmaları ve iddialarının yargısal makamlarca özenli bir şekilde değerlendirilmesi son derece önemlidir (Ahmet İsmail Onat, § 94; Fevzi Kayacan (2) [2. B.], B. No: 2013/2513, 21/4/2016, § 71; Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 75; Ahmet Bilgin ve diğerleri [1. B.], B. No: 2015/11709, 12/12/2018, § 62). Bu anlamda anılan anayasal güvenceleri gözeten bir yargılama süreci yürütülmesi ve neticede ulaşılan sonucun konuyla ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanması gerekir (Nihat Hançeroğlu [1. B.], B. No: 2018/17821, 10/5/2022, § 36).
17. Somut olayda başvurucunun dava konusu kanalizasyon atığı şeklindeki kirli suyun oluşmasının atık su arıtma tesisinin işletmeye alınmamasından kaynaklandığı yönündeki iddialarını yargısal makamlar önüne taşıma imkânı bulduğu, çelişmeli bir yargılama prosedüründe iddia ve delillerini sunma, inceletme ve ilgili kamusal makamların iddia ve savunmalarına yanıt verme imkânını elde ettiği, iddiaların reddine dair maddi ve hukuki değerlendirmelerin iki dereceli bir yargılama prosedürü neticesinde ortaya konduğu anlaşılmaktadır.
18. Bununla birlikte yargılama safahatında düzenlenen bilirkişi raporunda ise; keşif yapılmak suretiyle yapılan değerlendirmede taşınmazın konumunun davaya konu kirli suyun taşındığı dere yatağına yaklaşık 69 metrelik mesafede olduğunun ve taşınmazın eğiminden dolayı 50 metrelik bir kot farkı oluştuğunun tespit edildiği, bu nedenle su baskınları, göllenme veya etkili emilim gibi sebeplerle taşınmazın toprak yapısı üzerinde herhangi bir zarar oluşmadığının belirlendiği görülmektedir. Bu tespitin yanı sıra taşınmazın derenin etkili emilim bölgesinden uzak olduğunun, dere yatağı ve çevresinde oluşan haşere ve benzeri zararlıların taşınmazın bu bölgede bulunmaması nedeniyle taşınmazın üzerinde devam eden tarımsal faaliyete doğrudan bir zarar oluşturmayacağının da raporda ifade edildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca raporda kirli su kaynaklı oluşan kötü kokunun derenin gerek taşınmaz ile olan mesafesi, gerek taşınmazın bulunduğu konum itibarıyla hâkim rüzgâr yönünün tersine düşmesi sebepleri ile dava konusu taşınmaz üzerinde tarımsal faaliyet gerçekleştirmek için lazım olan çalışan iş gücünün kötü koku nedeniyle iş gücü kaybına neden olmayacağının da vurgulandığına işaret etmek gerekmektedir.
19. Böylelikle anılan raporda sonuç olarak dava konusu taşınmaz üzerinde davaya konu kirli su sebebiyle herhangi bir toprak ıslah çalışmasına gerek duyulmadığı, taşınmazın piyasa alım satım durumlarında piyasa arz talebinde herhangi bir değer kaybı olmayacağı ve taşınmazın konumu itibarıyla herhangi bir zararın doğmadığı kanaatine varılmıştır. Raporda yer alan tespitlerden hareketle konuyla ilgili olarak İdare Mahkemesince idarenin kusurlu sorumluluğunun şartlarından olan maddi zarar koşulunun somut olayda gerçekleşmediği sonucuna ulaşılmıştır. Buna göre yargılama aşamasında düzenlenen bilirkişi raporu hükme esas alınarak başvurucunun maddi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir. Başvurucu, anılan karara karşı istinaf yoluna başvurmamıştır.
20. Diğer taraftan İdare Mahkemesi kararında bilirkişi raporunda başvurucunun herhangi bir maddi zararının bulunmadığı tespit edilse de taşınmaz üzerinde tarımsal faaliyet sürdürülebilmesi için ihtiyaç duyulan insan gücünün çalışmasını engelleyici kötü koku oluşumu ve bunun tarımsal faaliyetin yoğun olduğu yaz aylarında artması, kirli suyun yabancı ot ve zararlılara yaşam alanı oluşturarak yol açtığı hastalıklarla mücadele çabası, kirli su sebebiyle tarımsal faaliyet yapılacak taşınmaza ulaşımda güçlükler yaşanması gerekçesiyle başvurucu için 3.000 TL manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Daire ise somut olayda başvurucunun manevi tazminat ödenmesi suretiyle giderilmesi gereken özel bir manevi zararının oluşmadığı kanaatiyle idarelerin istinaf başvurularının kabulüne, manevi tazminat talebi yönünden İdare Mahkemesi kararının kaldırılmasına ve bu yönden davanın reddine karar vermiştir. Bu kapsamda bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazın dere yatağına olan konumunun tespit edildiğine, anılan raporda bu konum itibarıyla taşınmazın hâkim rüzgâr yönünün tersine düşmesi sebebiyle dava konusu taşınmazın üzerinde tarımsal faaliyet gerçekleştirmek için lazım olan çalışan iş gücünün kötü koku nedeniyle iş gücü kaybına neden olmayacağının belirlendiğine, taşınmazın dere yatağı ve çevresinde olmaması nedenleriyle oluşan haşere ve benzeri zararlıların taşınmazın üzerinde devam eden tarımsal faaliyete doğrudan bir zarar oluşturmayacağının belirlendiğine tekrar vurgu yapmak gerekmektedir.
21. Yapılan incelemelerde başvurucunun 2021/15458 numaralı bireysel başvuru dosyası kapsamında farklı bir taşınmazı bakımından aynı konudaki şikâyetleri bağlamında özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar verildiği tespit edilmiştir (Niyazi Candan ve diğerleri [1. B.], B. No: 2021/15458, 14/5/2025). Ancak anılan dosyada dava konusu yapılan taşınmazın yeri ve konumu itibarıyla kanalizasyon atığı şeklindeki kirli suyun üzerinden geçerek taşınmaz üzerinde göllenme ve su birikintisi oluşturduğu, taşınmazın belli bir kısmında ve etkili çevresinde tarımsal faaliyet yapılmasını engellediği tespitine yer verildiği görülmektedir. Dolayısıyla ihlal kararı verilen dosyada düzenlenen bilirkişi raporunda dava konusu yapılan taşınmazın konumu itibarıyla atık sudan doğrudan etkilendiği belirlemesinin yapıldığı; oluşan tarımsal gelir kaybının, taşınmazın piyasa arz talebindeki değer kaybının, ıslah çalışmaları için harcanacak değerin maddi zarar olarak hesaplandığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında anılan dosyada ihlale yol açan durumlardan biri somut olayın özellikleri kapsamında bilirkişi raporunda yer alan belirlemeler ile başvurucunun uğradığı zararın idarenin hizmet kusuru sonucu ortaya çıktığı konusunda yargısal makamların kabul ve tespitleri karşısında başvurucunun manevi tazminat talebinin reddedilmesine yöneliktir. Bu bağlamda Daire kararında yer alan gerekçelerin makul derecede dikkatli ve özenli inceleme şartını yerine getirmediği sonucuna ulaşılmıştır. Açıkça görüldüğü üzere bu başvuru kapsamındaki somut olayın koşulları, başvuru konusu taşınmazın konumuna göre raporda yer alan tespitler ve ulaşılan kanaat başvurucu bakımından ihlal kararı verilen 2021/15458 numaralı bireysel başvuru dosyasından farklılık arz etmektedir.
22. Yukarıda yer verilen tüm tespitler ışığında somut olayda yapılan yargılamada başvurucunun iddialarının yapılan keşif ve alınan bilirkişi raporu kapsamında ayrıntılı olarak değerlendirildiği ve başvurucunun iddialarının yerinde görülmeme nedenlerinin kapsamlı bir gerekçe ile karşılandığı anlaşılmaktadır. Özellikle keşif yapılmak suretiyle hazırlanan bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazın dere yatağına göre fiziki konumu ve mesafesi nedeniyle somut olayın koşulları özelinde zarar oluşmadığının, ayrıca taşınmazın konumunun hâkim rüzgâr yönünün tersine düşmesi sebebiyle kötü kokudan etkilenmeyeceğinin açıkça ortaya konduğu görülmektedir. Bunun yanında anılan nedenlerle taşınmazda iş gücü kaybının da oluşmayacağının tespit edildiği vurgulanmalıdır. Daire kararında bilirkişi raporunda ulaşılan sonuç hükme esas alındığından kamusal makamların olaya gereken özenle yaklaşmadıkları ve olayda söz konusu olan kamusal ve bireysel menfaatleri gerektiği şekilde değerlendirmedikleri, başvurucunun özel hayata saygı hakkı bağlamında kamusal makamların pozitif yükümlülüklerini yerine getirmedikleri sonucuna varılması mümkün görünmemektedir. Netice itibarıyla somut olayın özellikleri kapsamında bilirkişi raporunda yer alan bahse konu belirlemeler ile başvurucunun herhangi bir somut zarara uğramadığı sonucunun ortaya çıktığı konusunda yargısal makamların kabul ve tespitleri dikkate alındığında başvurucunun manevi tazminat talebinin reddedilmesine yönelik Daire kararında yer alan gerekçelerin makul derecede dikkatli ve özenli olmadığı söylenemez.
23. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.
Selahaddin MENTEŞ bu görüşe katılmamıştır.
B. Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
24. Başvurucu, yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.
25. Anayasa Mahkemesi, olay ve olguları somut başvuru ile benzer nitelikte olan Veysi Ado ([GK], B. No: 2022/100837, 27/4/2023) kararında uygulanacak anayasal ilkeleri belirlemiştir. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi 9/1/2013 tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun'un geçici 2. maddesinde 28/3/2023 tarihli ve 7445 sayılı Kanun'un 40. maddesi ile yapılan değişikliğe göre 9/3/2023 tarihi (bu tarih dâhil) itibarıyla derdest olan, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı iddialarıyla yapılan başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolu tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile bağdaşmayacağı neticesine varmıştır. Somut başvuruda, anılan kararda açıklanan ilkelerden ve ulaşılan sonuçtan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmamaktadır.
26. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
III. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,
2. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA OYBİRLİĞİYLE,
B. Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE Selahaddin MENTEŞ'in karşıoyu ve OYÇOKLUĞUYLA,
C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,
Ç. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 22/7/2026 tarihinde karar verildi.
KARŞIOY
1. Mahkemenin sayın çoğunluğu tarafından başvurucunun; Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edilmediğine karar verilmiştir.
2. Aşağıda belirteceğim gerekçelerle sayın çoğunluğun görüşüne katılmadım.
3. Olay ve olgular mahkememizin gerekçeli kararında ayrıntılı olarak özetlenmiştir.
4. Başvurucu Mardin Midyat ilçesi Tulgalı köyünde bulunan 103 ada 30 parsel sayılı taşınmazın sahibidir. Bu taşınmazda meydana gelen, Mardin Büyükşehir Belediyesine ait atıksu tesislerinden kaynaklı zararlarının giderilmesi için talepte bulunmuştur. Yürüyen yargı süreçlerinden sonra başvurucunun maddi manevi tazminat talepleri reddedilmiştir. Başvurucu konuyu Anayasa Mahkemesine taşımıştır.
5. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu Binali Özkaradeniz ve diğerleri kararında benzer bir konuyu incelemiş ve ihlal sonucuna ulaşmıştır. Somut olay bu kapsamda değerlendirilmelidir. Anayasa Mahkemesinin 1/2/2018 tarih 2014/4686 Esas sayılı kararında ilkeler şu şekilde ortaya konulmuştur. “ 2872 sayılı Kanun’a 26/4/2006 tarihli ve 5491 sayılı Kanun ile eklenen geçici 4. maddenin ilgili kısmı şöyledir:
"Atıksu arıtma ve evsel nitelikli katı atık bertaraf tesisini kurmamış belediyeler ile, halihazırda faaliyette olup, atıksu arıtma tesisini kurmamış organize sanayi bölgeleri, diğer sanayi kuruluşları ile yerleşim birimleri, bu tesislerin kurulmasına ilişkin iş termin plânlarını bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde Bakanlığa sunmak ve aşağıda belirtilen sürelerde işletmeye almak zorundadır.
İşletmeye alma süreleri, iş termin plânının Bakanlığa sunulmasından itibaren; belediyelerde nüfusu, 100.000’den fazla olanlarda 3 yıl, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlarda 5 yıl, 50.000 ilâ 10.000 arasında olanlarda 7 yıl, 10.000 ilâ 2.000 arasında olanlarda 10 yıl, organize sanayi bölgeleriyle bunların dışında kalan endüstri tesislerindeve atıksu üreten her türlü tesiste 2 yıldır.
...
Bu Kanunun 8 inci maddesi ile atıksu altyapı sistemlerinin ve katı atık bertaraf tesisleri kurma yükümlülüğü verilen kurum ve kuruluşların, bu yükümlülüklerini, bu maddede belirtilen süre içinde yerine getirmemeleri halinde; belediyelerde nüfusu 100.000’den fazla olanlara 50.000 Türk Lirası, 100.000 ilâ 50.000 arasında olanlara 30.000 Türk Lirası, 50.000 ilâ 10.000 arasında olanlara 20.000 Türk Lirası, 10.000 ilâ 2.000 arasında olanlara 10.000 Türk Lirası, organize sanayi bölgelerinde 100.000 Türk Lirası, bunların dışında kalan endüstri tesislerine ve atıksu üreten her türlü tesise 60.000 Türk Lirası idarî para cezası verilir."
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının 23/6/2006 tarihli ve 2006/15 sayılı Genelgesi'nde, nüfusu 2.000 ile 10.000 arasında bulunan belediyelerin iş termin planlarını 13/5/2007 tarihine kadar valiliklere sunmaları ve on yıl içinde de tesisi işletmeye almaları gerektiği hususu düzenlenmiştir.
31/12/2014 tarihli ve 25687 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği'nin 43. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"Atıksu altyapı tesisleri yönetimleri, Çevre Kanununun 11 inci maddesi uyarınca, sorumluluk bölgelerinde oluşan atıksuların toplanması, iletilmesi ve bertaraf edilmesi işlemlerini yerine getirirler. Bu yönetimler, toplanan atıksuların bu Yönetmelikte belirtilen esaslar çerçevesinde bertarafı ile yükümlüdür.
Atıksu altyapı tesisleri yönetimleri, yetki sınırları içindeki kanalizasyon sistemleri ile toplanan atıksuları, bertaraf etmek amacıyla atıksu arıtma tesislerini Çevre Kanununda öngörülen sürelerde, kurmak zorundadırlar. Atıksu altyapı tesisleri yönetimleri, Bakanlığa sunulan İş Termin Planının uygulanmasıyla ilgili gelişmeleri bildirmek mecburiyetindedirler. İlgili başvuru atıksu arıtma tesisi ile ilgili iş termin planı hazırladıktan sonra mülki amir kanalıyla yapılır.
...
Belediyeler atık su arıtma tesisinin kurulmasıyla ilgili iş termin planındaki taahhütlerini mücbir sebepler dışında yerine getirmedikleri takdirde belediye başkanları hakkında Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulur.
İş Termin Planını süresi içerisinde vermeyen ve/veya İş Termin Planındaki taahhüt ettikleri işleri yerine getirmeyen atıksu alt yapı yönetimi kanalizasyonuna deşarj ile ilgili olarak, Bakanlık bu Yönetmeliğin 45 inci maddesinin (h) ve (ı) bentlerini uygulamaya yetkilidir.
..."
6. Devletin özel hayata ve aile hayatına saygı hakkını etkili olarak koruma ve saygı gösterme şeklinde pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu başvurularda devletin negatif veya pozitif yükümlülüklerinin birbirinden ayrılabilmesi ise oldukça güçtür. Kaldı ki söz konusu başvurularda devletin negatif ve pozitif yükümlülükleri yönünden uygulanacak ilkeler çoğunlukla aynıdır (Benzer yöndeki karar için bkz. Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, § 59).
7. Çevresel meseleler bağlamında devletin usule ilişkin yükümlülükleri daha önce Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında ortaya konulmuştur. Buna göre muhtemel olumsuz çevresel etkilerin önlenmesi veya en aza indirilmesi amacının gerçekleştirilebilmesi için sürece dâhil olan söz konusu tarafların menfaatlerinin titizlikle değerlendirilmesi, bu değerlendirmenin sağlıklı şekilde yapılabilmesi için de ilgili tarafların sürece etkin katılımının sağlanması gerektiği tartışmasızdır (Mehmet Kurt, §§ 61-66; Ahmet İsmail Onat, §§ 79-81; Fevzi Kayacan (2), §§ 56-61; Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, §§ 64, 65).
8. Esasa ilişkin yükümlülükler yönünden ise kamu makamlarının özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının etkili şekilde korunmasını güvence altına almak için gerekli adımları atıp atmadığı önem taşımaktadır. Bu bağlamda söz konusu çevresel etki kapsamında karşı karşıya gelen menfaatler arasında adil bir dengenin tesis edilip edilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu alanda kamusal makamların sahip olduğu geniş takdir yetkisi dikkate alındığında çevresel meseleler bağlamında Anayasa Mahkemesinin görevi, söz konusu çevresel rahatsızlığın nasıl sonlandırılacağı veya etkilerinin nasıl azaltılacağının bizzat belirlenmesi değildir. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, yargısal makamlar başta olmak üzere kamusal makamların konuya gereken özenle yaklaşıp yaklaşmadıklarını ve ilgili tüm menfaatleri gözetip gözetmediklerini değerlendirmek durumundadır (Mehmet Kurt, § 78; Ahmet İsmail Onat, § 87; Fevzi Kayacan (2), §§ 66, 67; Hüseyin Tunç Karlık ve Zahide Şadan Karluk, §§ 70, 71).
9. Devletin Anayasa'nın 20. maddesi uyarınca kişilerin özel ve aile hayatlarına saygı hakkı çerçevesinde sağlıklı bir çevrede yaşamayı sağlayan koruyucu bir mevzuat oluşturma ödevi yanında denetleme yapma ve çevreyi koruyucu fiilî tedbir ve faaliyetlerde bulunma yükümlülüğü de bulunmakta olup bu kapsamda devletin hem kirlenmenin önlenmesi hem de doğal çevrenin korunması ve geliştirilmesi için gereken tedbirleri alması gerekmektedir. Bununla birlikte hangi tedbirlerin alınması gerektiği ve bu tedbirlerin nasıl uygulanacağı hususlarında kamu otoritelerinin geniş bir takdir yetkisi mevcuttur.
10. Belediye tarafından herhangi bir arıtım yapılmaksızın kanalizasyonun akarsuya dökülmesinin su kirliliğine yol açtığı ve bunun önlenmesi için bazı tedbirlerin alınması gerektiği hususu yapılan yargılama neticesinde derece mahkemelerince tespit edilmiştir. Ayrıca aynı tespite Valilik tarafından yapılan denetimler neticesinde de yer verildiği görülmektedir. Dolayısıyla gerek idare gerekse yargılama makamları somut olay bağlamında başvurucuların yaşadıkları yerin yakınında bulunan akarsuda kirliliğe yol açıldığını belirlemişlerdir(bkz. §§ 12, 20).
11. Somut olayda Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı çerçevesinde kişilerin sağlığını olumsuz olarak etkileme tehlikesi oluşturacak şekilde kanalizasyon suyunun arıtılmadan akarsuya salınmaması yükümlülüğünün bulunduğu açıktır. Bunun nasıl yapılacağı ve bu kapsamda hangi tedbirlerin alınacağı hususu kamu otoritelerinin takdirinde olmakla birlikte hakkın ihlaline yol açılmaması için söz konusu tedbirlerin süratle, makul ve uygun bir yöntemle uygulanması da zorunludur.
12. Bu bağlamda 2872 sayılı Kanun'a 5491 sayılı Kanun ile eklenen geçici 4. madde ile belediyelere kanalizasyon arıtım tesisi yapılması ödevi yüklenmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da 23/6/2006 tarihli Genelge ile nüfusu 2.000 ile 10.000 arasında bulunan belediyelerin iş termin planlarını 13/5/2007 tarihine kadar valiliklere sunmaları ve on yıl içinde de tesisi işletmeye almaları gerektiğini öngörmüştür. Ayrıca Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği'nin 43. maddesinde de idarenin toplanan atıksuları bu Yönetmelik'te belirtilen esaslar çerçevesinde bertaraf etmek ile yükümlü olduğu belirtilmiş, yükümlülüklerini yerine getirmeyen belediyeler yönünden bazı yaptırımlar düzenlenmiştir. Belirtilen kanuni ve idari düzenlemelere yol açan ihtiyaçlar ile bu düzenlemelerin gerekçe ve amaçları dikkate alındığında kanalizasyon arıtımının yapılmamasının somut olaya özgü bir sorun olmadığını, ülke çapında yaygın bir yapısal çevre sorunu teşkil ettiğini göstermektedir.
13. Anayasa Mahkemesi, ülke çapında su kirliliğinin önlenmesi için kamu makamlarının devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde gerekli tedbirleri almaya başladığını tespit etmektedir. Nitekim kanun koyucu tarafından konu ile ilgili bir kanuni düzenleme yapılmış, idare de bu düzenleme çerçevesinde uygulamaya başlamıştır. Başvuruya konu olay bakımından da Belediyenin kanuni süresi içinde arıtma tesisine ilişkin iş termin planını Valiliğe sunduğu görülmektedir.
14. Ayrıca başvuruya konu olayda olduğu gibi çevresel kirliliğin önlenmesi için yapılması gerekli görülen arıtma tesisinin belirli bir maliyet gerektirdiği ve ancak belirli bir planlama çerçevesinde yapılabileceği ortadadır. Nitekim ilgili kanuni düzenlemede nispeten daha küçük belediyelerin mali imkânlarının sınırlı olduğu gerekçesiyle arıtma tesislerinin işletmeye alınma süreleri yerleşim yerlerinin nüfus durumları esas alınarak belirlenmiştir. Bu kapsamda örneğin nüfusu 100.000'den fazla olan belediyelerde üç yıl, nüfusu 2.000 ile 10.000 arasında olan belediyelerde ise on yıl olarak belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu alanda alınacak tedbirlerin ve yapılacak işlemlerin tesisi bakımından kamu makamlarının geniş bir takdir yetkisi olduğunu kabul etmektedir.
15. Kanalizasyon suyu arıtımı ile ilgili alınan bu kanuni ve idari tedbirlerin sorunun çözümü için uygulanmaya başlanması, belirtilen yapısal çevre sorununun çözümü bakımından büyük önem taşımaktadır. Somut olay açısından da tespit edilen su kirliliğinin önlenmesi için önemli bir adımın atıldığı ve öngörüldüğü gibi arıtım tesisinin yapılması durumunda başvurucuların özel ve aile hayatları ile konutlarına etkileri olan önemli bir çevre sorununun çözüme kavuşturulacağı kuşkusuzdur.
16. Ancak geleceğe dönük olarak bazı tedbirlerin uygulanacak olması somut başvuruda mevcut durum itibarıyla başvurucuların mağdur sıfatlarını ortadan kaldırmamaktadır. Başvurucuların mağdur sıfatlarının ortadan kalkabilmesi için hakkın ihlaline yol açan sebeplerin ortadan kaldırılması ve başvurucuların bu sebeple uğradıkları manevi zararların ise hakkın ihlalinde geçen süre gözönüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir.
17. Yukarıda da değinildiği üzere somut olayda başvurucuların şikâyet ettikleri kanalizasyon suyunun arıtım yapılmaksızın akarsuya dökülmesinin kamusal bir tasarruf sonucu gerçekleştiği ve bu durumun ise başvurucuların özel ve aile hayatına saygı haklarının ihlaline yol açan bir müdahale teşkil ettiği açıktır. Olayda Valilik tarafından, 2006 yılında söz konusu çevre kirliliğine yol açıldığı tespit edilmiş ve Belediye tarafından kirliliği önleyebilecek atık su arıtma tesisi için hazırlanan iş termin planında öngörülen tarih ise 11/10/2012 olarak belirlenmiştir. Bunun yanında kanun koyucu tarafından 2872 sayılı Kanun'da 2006 yılında yapılan düzenleme ile Bakanlığın aynı yıl duyurulan genelgesinde atık su arıtma tesisi yapılması için on yıllık süre de dolmuştur. Ancak 2014 yılında sonuçlanan tam yargı davasında derece mahkemelerince şikâyet edilen çevre kirliliğinin önlenmesini sağlayacak arıtma tesisinin yapılmadığı tespit edilmiş olup (bkz. § 24) idarece 2017 yılında düzenlenen "Çevre Durum Raporu"na göre aradan geçen süreye rağmen bu tesisin faaliyete geçirilmediği anlaşılmaktadır (bkz. § 17).
18. Diğer taraftan olayda derece mahkemelerince başvurucuların müdahale nedeniyle güncel bir maddi zararlarının bulunduğunun kanıtlanamadığı belirtilmekle birlikte başvurucuların manevi tazminat talepleri de reddedilmiştir. Bu kararların gerekçelerinin ise esas itibarıyla ileride tamamlanacak bir arıtma tesisinin inşasına girişildiği olgusuna dayandığı anlaşılmaktadır. Hâlbuki başvurucuların özel ve aile hayatlarına saygı haklarının ihlaline yol açılması nedeniyle oluşan manevi zararlarının giderilmesi başvurucuların anayasal haklarının ihlali nedeniyle katlandıkları külfetin azalmasını sağlayacağı gibi benzeri yeni ihlallerin önüne geçilebilmesi yönünden caydırıcı bir etki oluşturması bakımından da önem taşımaktadır. Dolayısıyla tam yargı davası süreci devam ederken iş termin planında öngörülen sürenin dolduğu ve şikâyet edilen çevresel rahatsızlığın giderilmemiş olduğu dikkate alındığında salt arıtma tesisinin ileride yapılacak olması, anayasal hakları ihlal edildiği tespit edilen başvurucuların meydana gelmiş ve devam eden manevi zararlarının giderilmesi bakımından yeterli görülemez. Buna göre olayda çevresel rahatsızlığa kamu makamlarının yol açtığı gözetildiğinde başvurucuların anayasal haklarına yapılan müdahale neticesinde oluşan manevi zararlarının karşılanmasına neden gerek olmadığını makul bir şekilde izah etmeyen derece mahkemelerinin kararlarının ilgili ve yeterli olduğu kabul edilemez.
19. Bu tespitler ışığında başvurucuların özel ve aile hayatına saygı hakkı bağlamında kamu makamlarının üzerine düşen pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucuna varılmıştır.”
20. Başvuru dosyasında yukarıda ilkeleri ortaya konulan genel kurul kararı doğrultusunda ihlal sonucuna ulaşılmalıdır. Zira davacının dava dilekçesinde ileri sürdüğü atıksu tesisinin uzun süredir kurulmaması bakımının yapılmaması konularında derece mahkemeleri tarafından herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Başvurucu, atıksulardan kaynaklı hayvanlarda meydana gelen hastalıklar nedeniyle kaymakamlıkça karantina tedbiri uygulandığını, bu nedenle kendilerine hayvanların bedelini ödendiğini ifade etmişlerdir. Atıksudan kaynaklı bir zarar meydana geldiği idarenin uygulamasıyla da tespit edildiği ifade edilmiştir. Derece mahkemelerince bu hususların ayrıntılı olarak incelenmesi gerekmektedir. Davacının dava dilekçesinde yer verdiği ve başvuru dilekçesinde tekrarladığı hususlarda inceleme yapılmadan sonuca ulaşıldığı için Anayasa Mahkemesince yukarıda ilkeleri ortaya konulan karar doğrultusunda başvurucunun özel hayata saygı hakkının ihlali sonucuna ulaşılması gerekmektedir.
21. Yukarıda belirttiğim gerekçelerle sayın çoğunluğun görüşüne katılmadım.
|
AYM, NİYAZİ CANDAN, B. No: 2021/15459, 22.07.2026. Resmî kaynak.
Bu kararı içeren okuma derlemesi (PDF) · Bölüm 10, sayfa 363–374
Arşiv kesiti: 12 Ekim 2026. Kararlar tarihsel bağlamlarıyla aktarılır.
Hukuki durumunuzu birlikte değerlendirelim.
İlk iletişimde konunuzu kısaca iletebilirsiniz.
Hukuki hizmet alanlarımızı inceleyin
Bu yayınlar genel bilgilendirme amacı taşır. Somut olayınızın koşulları ayrıca değerlendirilmelidir.