Karar yılı 2026 · İkinci Bölüm
ELMAS KARA (2020/40146)
- Mülkiyet hakkı
- Ayrımcılık yasağı
AYM kayıt alanı
Başvuru konusu
Başvuru, vekil öğretmen olarak görev yapılan sürenin fiili hizmet süresi sayılmaması ve bu nedenle doğum borçlanması talebinin kabul edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
Başvuru konusu, başvurucunun iddiasını anlatır; AYM’nin ihlal bulduğu anlamına gelmez. Sonuç için ilgili hakka ait hükmü okuyun.
Hak bazında
İncelenen haklar ve sonuç
| Hak | Müdahale | Sonuç | Giderim |
|---|---|---|---|
| Mülkiyet hakkı | Sosyal güvenlik | Konu Bakımından Yetkisizlik | — |
| Ayrımcılık yasağı | Ayrımcılık | Açıkça Dayanaktan Yoksunluk | — |
Bu tablo AYM’nin kayıt alanlarından aktarılmıştır. Bir kararda birden fazla hak ve farklı sonuç bulunabilir; kesin sonuç için kararın hüküm bölümü esastır.
Resmî metin
Resmî kararın tam metni
Kaynak: Anayasa Mahkemesi. Okunabilirlik için HTML biçimi düzenlenmiş; kararın metni ve kaynakta varsa ayrı görüşler korunmuştur. Karar, verildiği dönemin hukukunu yansıtır; sonraki mevzuat ve içtihat ayrıca incelenmelidir.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ |
|
ANAYASA MAHKEMESİ |
|
|
|
|
|
İKİNCİ BÖLÜM |
|
|
|
KARAR |
|
|
|
ELMAS KARA BAŞVURUSU |
|
(Başvuru Numarası: 2020/40146) |
|
|
|
Karar Tarihi: 7/1/2026 |
|
İKİNCİ BÖLÜM |
|
|
|
KARAR |
|
Başkan |
: |
Basri BAĞCI |
|
Üyeler |
: |
Engin YILDIRIM Rıdvan GÜLEÇ Kenan YAŞAR Ömer ÇINAR |
|
Raportör |
: |
Cihan BAYDERE |
|
Başvurucu |
: |
Elmas KARA |
|
Vekili |
: |
Av. Ayça KASAP |
I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru, vekil öğretmen olarak görev yapılan sürenin fiili hizmet süresi sayılmaması ve bu nedenle doğum borçlanması talebinin kabul edilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ve eşitlik ilkesinin ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.
II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 14/12/2020 tarihinde yapılmıştır. Komisyon, başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar vermiştir.
3. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık) gönderilmiştir. Bakanlık, görüşünü bildirmiştir. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı beyanda bulunmuştur.
III. OLAY VE OLGULAR
4. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ilgili olaylar özetle şöyledir:
5. Başvurucu 21/3/1984-26/3/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak çalışmıştır ancak başvurucu ilgili ay başında çalışıyor olmadığından aldığı aylık ve ücretlerinden sigorta primi kesintisi yapılmamıştır.
6. Başvurucu 17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında 28/4/2007 tarihinde çalışmaya tekrar başlamış, aylıklarından sigorta primi kesilmiştir.
7. Başvurucu 30/11/2016 tarihli dilekçesi ile Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) başvurarak 21/1/1999 ve 23/5/2000 tarihlerinde gerçekleşen doğumlarına ilişkin olarak doğum borçlanması talebinde bulunmuştur.
8. SGK tarafından tesis edilen 13/12/2017 tarihli işlem ile başvurucunun ay başı geçtikten sonra 21/3/1984 tarihinde göreve başlayıp yine sonraki ay başı başlamadan 26/3/1984 tarihinde görevinden ayrıldığı, bu nedenle ilgili dönemde başvurucunun aylık ve ücretlerinden kesenek kesilmediği, doğum öncesindeki hizmeti için prim kesilmemesi nedeniyle başvurucunun doğum borçlanması talebinin kabul edilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle söz konusu talep reddedilmiştir.
9. Başvurucu tarafından söz konusu işlemin tebliği üzerine vekil öğretmen olarak çalışma süresinin 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasında olduğu iddiasıyla bu sürenin çalışma süresi olarak tespit edilmesi ve doğum borçlanması talebinin kabul edilmesi istemiyle dava açılmıştır.
10. Açılan davada Trabzon 1. İş Mahkemesince (İş Mahkemesi) duruşma yapılarak başvurucunun görümcesi olduğunu ve 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasında izinli olması nedeniyle yerine vekil öğretmenlik yaptığını ifade eden bir tanık dinlenmiştir. Fakat İş Mahkemesince 14/5/2019 tarihinde verilen kararla olayda başvurucunun idari işlemle görevlendirildiği, işçi-işveren ilişkisinin bulunmadığı, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu gerekçesiyle yargı yolunun yanlışlığı nedeniyle dava dilekçesi reddedilmiştir. Tarafların karara karşı istinaf kanun yolu başvurusunda bulunmaması üzerine karar kesinleşmiştir.
11. Başvurucu tarafından İş Mahkemesinin kararı üzerine;
i. Vekil öğretmen olarak görev yaptığı 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasındaki sürenin fiili hizmet olarak sayılmasına,
ii. Bu talebin kabul edilmemesi hâlinde 21/3/1984-26/3/1984 tarihleri arasındaki sürenin fiili hizmet sayılmasına,
iii. Vekil öğretmen olarak görev yaptığı sürelerin hizmet süresinden sayılmamasına ve doğum borçlanması talebinin kabul edilmemesine ilişkin SGK işleminin iptaline karar verilmesi talebiyle idari yargıda dava açılmıştır.
12. Açılan davada Trabzon İdare Mahkemesince (İdare Mahkemesi) 16/7/2019 tarihinde idari yargıda yalnızca iptal veya tam yargı davası açılabileceği, bu nedenle fiili hizmet süresinin sayılması talebinin idare mahkemesinden talep edilemeyeceği, yine idari yargıda seçimlik taleplerde bulunulamayacağı, dava dilekçesinde iptali istenilen işlemlerin açıkça belirtilmediği gerekçeleriyle dava dilekçesinin reddine karar verilmiştir.
13. Başvurucu tarafından dava dilekçesi yenilenerek SGK'nın 13/12/2017 tarihli işlemin iptali talebinde bulunulmuştur. Dava dilekçesinde, açtığı ilk davada İş Mahkemesince yapılan duruşmada 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak çalıştığı yönündeki tanık beyanlarının dikkate alınması istenmiştir.
14. İdare Mahkemesi tarafından 4/2/2020 tarihinde ilgili hizmet belgesine göre başvurucunun 21/3/1984-26/3/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak görev yaptığı, yasal düzenlemeler gereği ay başından sonra göreve başladığı ve sonraki ay başı tarihi gelmeden önce görevinden ayrıldığından dolayı kendisinden kesenek kesilmediğinden emekli sandığına tabi çalışmasının bulunmadığının kabulü gerektiği, tam kesenek alınmayan hizmet sürelerinin fiili hizmet süresinden sayılmasına da olanak bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
15. Samsun Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesinin (Bölge İdare Mahkemesi) 3/11/2020 tarihli kararıyla istinaf başvurusunun kesin olarak reddine karar verilmiştir. Kararın gerekçesinde, her ne kadar başvurucu tarafından 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak çalıştığı hususunun İş Mahkemesinde yapılan yargılamada (bkz. § 10) tanık anlatımlarıyla ortaya konulduğu ileri sürülmüşse de başvurucu tarafından açılmış ve söz konusu iddianın doğruluğunu ortaya koyan bir tespit davasının bulunmadığı belirtilerek söz konusu iddiaya itibar edilmediği ifade edilmiştir.
16. Başvurucu, nihai kararı 12/11/2020 tarihinde öğrenmiştir.
IV. İLGİLİ HUKUK
A. Ulusal Hukuk
1. İlgili Mevzuat
17. 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 4. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"Bu Kanunun kısa ve uzun vadeli sigorta kolları uygulaması bakımından;
...
c) Kamu idarelerinde;
...
2) Bu maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine tabi olmayanlardan, sözleşmeli olarak çalışıp ilgili kanunlarında (a) bendi kapsamına girenler gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 86 ncı maddesi uyarınca açıktan vekil atananlar,
sigortalı sayılırlar.
..."
18. 5510 sayılı Kanun'un 10/9/2014 tarihli ve 6552 sayılı İş Kanunu İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması İle Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun'un 43. maddesi ile değiştirilen hâliyle 41. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"Bu Kanuna göre sigortalı sayılanların;
a) (Değişik: 10/9/2014-6552/43 md.) Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri kapsamındaki sigortalı kadının, üç defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla borçlanılacak sürelerde uzun vadeli sigorta kolları açısından sigortalı sayılmaması ve çocuğunun yaşaması şartlarıyla talepte bulunulan süreleri,
...
kendilerinin veya hak sahiplerinin yazılı talepte bulunmaları ve talep tarihinde 82 nci maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt ve üst sınırları arasında olmak üzere, kendilerince belirlenecek günlük kazancın (a) bendinde bulunanlar için %32’si diğerleri için %45’i üzerinden hesaplanacak primlerini borcun tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde ödemeleri şartı ile borçlandırılarak, borçlandırılan süreleri sigortalılıklarına sayılır. ...
..."
19. 8/6/1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nun mülga 14. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"Sandığın gelirleri şunlardır:
a) İştirakçilerin emeklilik keseneğine esas aylık tutarları üzerinden her ay kesilecek %16 emeklilik kesenekleri;
Ay başlarından sonra vazifeye girenlerin o aya ait eksik aylık veya ücretlerinden kesenek alınmaz. Ay başlarından sonra vazifeden ayrılanların eksik aylık veya ücretlerinden tam kesenek alınır.
..."
20. 5434 sayılı Kanun'un mülga 15. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"Emeklilik keseneği, aşağıda yazılı aylık ve ücret tutarları ile ödeneklerden alınır:
...
f) Açıktan tayin edilen vekillerin, kanunlarına göre, aldıkları vekillik aylık veya ücretleri tutarları;
..."
21. 5434 sayılı Kanun'un mülga 30. maddesi şöyledir:
"İştirakçilere bu Kanunun 13 üncü maddesi ile tanınan haklar, durumlarına göre 14 üncü maddenin (a) veya (b) fıkraları gereğince ilk alınan keseneklerin ilgili bulunduğu ay başından başlar."
22. 5434 sayılı Kanun'un mülga 31. maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"Fiili hizmet müddeti, iştirakçinin 30 uncu madde gereğince bu kanunla tanınan haklardan faydalanmaya başladığı tarihten itibaren tam kesenek vermek suretiyle geçirdiği müddettir.
Ay başlarından sonra vazifeden ayrılanlar için ayrıldıkları ayın tamamı fiili hizmet müddeti sayılır.
..."
2. Yargıtay İçtihadı
23. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18/5/2011 tarihli ve E.2011/10-311, K.2011/322 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:
"...
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, doğuma dayalı borçlanma hakkının sigortalılık başlangıç tarihinden önceki doğumlar yönünden de kullanılıp kullanılamayacağı, diğer bir ifade ile borçlanma hakkı için doğum öncesinde sigortalı olmasının gerekli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Davanın yasal dayanağı 01.08.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 17.04.2008 tarih 5754 sayılı Kanunun 67. maddesi ile Değişik 41/1-a maddesidir.
...
Bilindiği üzere hizmet borçlanması, prim ödemeden geçen sürelere ait primleri sonradan ödemek suretiyle, bu süreleri prim ödeme gün sayısına ve bazen de sigortalılık süresine ekleme olanağı veren bir sosyal sigorta işlemidir.
5510 sayılı Kanunun 41. maddesi ile sosyal güvenlik mevzuatımızda daha önce var olan yurtdışı hizmet borçlanması, askerlik borçlanması ile grev ve lokavtta geçen sürelerin borçlanılması haklarına ek olarak getirilen yeni borçlanma haklarından biri de doğuma dayalı borçlanma hakkıdır.
Doğuma dayalı borçlanma hakkı 5510 sayılı Kanunun ilk şeklinde öngörülmemişken 5754 sayılı Kanunla yapılan değişiklik ile maddeye eklenmiştir (R.G. 08.05.2008, 26870).
...
5510 sayılı Kanunun 41/1, a maddesi metninde 5510 sayılı Kanunun 4/1-a maddesi kapsamına giren kadın sigortalılara doğuma dayalı borçlanma hakkı tanınmıştır. Buna göre 5510 sayılı Kanunun 4/1-a bendi kapsamındaki sigortalılar doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri borçlanabileceklerdir.
5510 sayılı Kanunun 41/1, a düzenlemesinde, "a" bendinin ilk kısmında yer verilen borçlanma imkanı, çalışırken ücretsiz doğum ya da analık izni kullanılan sürelere ilişkindir ki bu doğal olarak daha önce sigortalı olmayı gerektirir. Aynı bendin ikinci kısmındaki borçlanma imkanı ise doğrudan ve sadece 4/1, a kapsamındaki sigortalı kadına tanınmış ve borçlanacağı süre doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmayacağı süre olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu imkandan yararlanabilmek için de, geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması gerekli sayılmalıdır.
Anılan maddede yer verilen borçlanma imkanının, doğrudan ve açıkça sadece 4/1, a maddesi kapsamındaki sigortalılara tanınmış olması, borçlanma talebinde bulunanın doğum tarihinden önce 4/1-a bendi kapsamında çalışması olgusunun arandığını; bunun da doğal olarak doğumdan önce sigortalı olmayı gerektirdiği açıktır.
Öte yandan maddenin ancak sigortalı olarak çalışan kadın tarafından kullanılabilecek olan ücretsiz doğum ya da analık izni sürelerine ilişkin olması ve borçlanılacak sürenin doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmayacağı süre olarak tanımlanması da, bu imkandan yararlanabilmek için doğum öncesi çalışıyor olmanın, yani sigortalılığın zorunlu olduğunu göstermektedir.
..."
3. Danıştay İçtihadı
24. Danıştay Onikinci Dairesinin 17/3/2021 tarihli ve E.2018/5302, K.2021/1417 sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:
"DAVANIN KONUSU:
1976 ve 1980 yıllarında iki doğum yapan ve 1992 yılından itibaren 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'na tabi sigortalı olarak çalışan davacı tarafından; Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Sosyal Sigortalar Genel Müdürlüğünün "Hizmet Borçlanma işlemleri" konulu, 16/09/2010 tarih ve 2010/106 sayılı Genelgesinin "Doğum borçlanması" başlıklı 2.1 maddesindeki "...sigortalının doğumdan önce 4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında tescil edilmiş olması ve adına kısa ya da uzun vadeli sigorta kolları yönünden prim ödenmiş olması yeterli sayılacaktır." ibaresinin iptaline karar verilmesi istenilmektedir.
...
HUKUKİ DEĞERLENDİRME:
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 41. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendiyle; anılan Kanunun 4. maddesinin 1. fıkrasının (a), (b) veya (c) bendi kapsamına giren kadın sigortalılara doğum nedeniyle borçlanma hakkı tanınmış olup; söz konusu düzenlemeye göre sigortalı kadınların, doğum tarihinden sonra, iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla borçlanılacak sürelerde uzun vadeli sigorta kolları açısından sigortalı sayılmaması ve çocuğunun yaşaması şartlarıyla, talepte bulunulan süreleri borçlanabilmelerine imkan sağlanmıştır.
Başka bir ifade ile, 5510 sayılı Kanun'un 41. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan düzenlemenin ilk kısmında yer verilen borçlanma imkânı, çalışırken ücretsiz doğum ya da analık izni kullanılan sürelere ilişkin olup, bu olanak doğal olarak daha önce sigortalı çalışmayı gerektirmektedir. Aynı bendin ikinci kısmında yer alan borçlanma imkânı ise doğrudan ve sadece 5510 sayılı Kanun'un 4. maddesinin 1. fıkrasının (a), (b) veya (c) bendi kapsamındaki sigortalı kadına tanınmış bir hak olup; borçlanılan süre, doğum yapılan tarihten sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla, uzun vadeli sigorta kolları açısından sigortalı sayılmayacağı süre olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu imkândan yararlanabilmek için, geçmişte sigortalılık tescilinin yapılmış olması gerekmektedir.
Öte yandan, maddenin ancak sigortalı olarak çalışan kadın tarafından kullanılabilecek olan ücretsiz doğum ya da analık izni sürelerine ilişkin olması ve borçlanılacak sürenin doğum yapma tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla uzun vadeli sigorta kolları açısından sigortalı sayılmayan süre olarak tanımlanması da, bu imkândan yararlanabilmek için doğum yapılan tarihten önce sigortalı olarak çalışma koşulunun arandığını göstermektedir.
5510 sayılı Kanun'un 41/1-a maddesinde değişiklik yapan 17/04/2008 tarih ve 5754 sayılı Kanun'a ilişkin TBMM alt komisyon raporunda; bu değişiklikle ilgili olarak, ücretsiz doğum ya da analık izin sürelerinin de borçlanılabilecek sürelerden sayıldığı; bu sürelerde kadın çalışanların doğum ve çocuk bakımı gibi özel bir durum nedeniyle izin kullandığı, bunun sonucunda doğum yapan kadının sosyal güvenlik alanındaki bu hakkı kullanmasından dolayı emeklilikle ilgili sürelerini tamamlamak için ortaya çıkan bir maliyete katlanmak zorunda kalacağı; oysa çocuk bakımının aynı zamanda toplumsal olarak Devletin de üstlenmesi gereken bir sorumluluk olduğu belirtilmiştir. Böylelikle prim yatırma imkânı bulunmadığı halde, kanun koyucunun çeşitli saiklerle sigortalılık imkânı sunmak ve prim süresine eklemek istediği bu gibi dönemlerin, telafisine yönelik getirilen borçlanma müessesesinin amacı da gerçekleşmiş olacaktır.
Görüldüğü üzere, maddenin amacı, doğum yapan kadının, çalışamadığı dönemde uzun vadeli sigorta kolları yönünden mağduriyetini gidermek olduğundan; “sigortalı kadın” ibaresi konulmak suretiyle, 5510 sayılı Kanun'un 4. maddesinin 1. fıkrasının (a), (b) veya (c) bentleri kapsamında sigortalı olan kadının, doğum yaptığı dönemde çalışamadığı ve prim ödeyemediği süreyi borçlanması imkânı getirilerek, madde gerekçesindeki amacın gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.
Kanun koyucu tarafından, bu amaca uygun bir şekilde 5510 sayılı Kanun'un 41. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde doğum borçlanması yapılabilmesi için ön koşul olarak, aynı Kanun'un 4. maddesinin 1. fıkrasının (a), (b) veya (c) bentleri kapsamında sigortalı olma şartının öngörüldüğü; diğer bentlerde ise böyle bir ön koşula yer verilmediği; dolayısıyla kanun koyucunun doğum borçlanmasına ilişkin olarak, “sigortalı olma” ön koşulunu arayarak, bu konudaki iradesini açıkça ortaya koyduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda, 5510 sayılı Kanun'un 41. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi uyarınca doğum nedeniyle çalışma hayatından bir süre ayrı kalan kadın sigortalılara, önceden tescil edilmiş olmak koşuluyla borçlanma hakkı tanınmış olup, doğum nedeniyle çalışılmayan iki yıllık sürenin borçlanılması olanağının, sadece 5510 sayılı Kanun'un 4. maddesinin 1. fıkrasının (a), (b) veya (c) bentleri kapsamında sigortalı kadına tanınmış olması karşısında, sigortalı olarak tescil tarihinden önce gerçekleşen doğumlar nedeniyle borçlanma hakkından yararlanmak mümkün olmadığından, anılan Kanun'un amacına uygun olarak düzenlenen Genelgenin 2.1 maddesinin dava konusu edilen kısmında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Her ne kadar, 5510 sayılı Kanun'un 41. maddesinin 4. fıkrasında; “Bu Kanuna göre tespit edilen sigortalılığın başlangıç tarihinden önceki süreler için borçlandırılma halinde, sigortalılığın başlangıç tarihi, borçlandırılan gün sayısı kadar geriye götürülür” kuralına yer verilmiş ise de bu düzenleme, borçlanılacak sürelerin tümüne tanınmış bir hak niteliğinde görülmemiştir.
Nitekim, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 08/02/2018 tarih ve E:2015/171, K:2018/333 sayılı kararı da bu yöndedir."
B. Uluslararası Hukuk
25. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi şöyledir:
"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."
26. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında mülkiyet hakkının kapsamı konusunda mevzuat hükümlerinden ve yargı mercilerinin bunlara ilişkin yorumundan bağımsız olarak özerk bir yorumu esas almaktadır (Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010, § 62; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, § 63; Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 124; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004, § 129).
27. AİHM, Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin mülkiyeti elde etme hakkını koruma altına almadığını kabul etmektedir (Van der Mussele/Belçika [GK], B. No: 8919/80, 23/11/1983, § 48; Slivenko ve diğerleri/Letonya [BD] (k.k.), B. No: 48321/99, 23/1/2002, § 121; Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı/Türkiye, B. No: 34478/97, 9/1/2007, § 52).
28. AİHM, mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasının ancak müdahalenin Sözleşme'ye ek 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin anlamı kapsamında bir mülk ile ilişkili olması durumunda ileri sürülebileceğini belirtmektedir. Buna göre alacak haklarını da içeren mevcut mülk veya mal varlığı yanında mülkiyet hakkının elde edilebileceği yönündeki en azından bir meşru beklenti de mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilebilir (Kopecký/Slovakya [BD], B. No: 44912/98, 28/9/2004, § 35; Lihtenştayn Prensi Hans-Adam II/Almanya [BD], B. No: 42527/98, 12/7/2001, § 83; meşru beklenti kavramının ilk defa geliştirildiği kararlar için bkz. Pine Valley Developments Ltd ve diğerleri/İrlanda, B. No: 12742/87, 29/11/1991, § 51; Stretch/Birleşik Krallık, B. No: 44277/98, 24/6/2003, § 35; Pressos Companía Naviera S.A. ve diğerleri/Belçika, B. No: 17849/91, 20/11/1995, § 31).
29. Bununla birlikte AİHM içtihatlarına göre temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece ulusal hukukta mülkiyet hakkı kapsamında savunulabilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir (Kopecký/Slovakya, § 35; Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti [BD] (k.k.), B. No: 39794/98, 10/7/2002, § 69). İç hukukun ne şekilde yorumlanacağına ve uygulanacağına dair bir uyuşmazlık olduğunda ve bu bağlamda başvurucu tarafından ileri sürülen iddiaların ulusal mahkemelerce kesin olarak reddedildiği durumlarda meşru bir beklentinin bulunduğu sonucuna varılamaz (Kopecký/Slovakya, §§ 50, 52; Jantner/Slovakya, B. No: 39050/97, 4/3/2003, §§ 29-33).
30. AİHM içtihatlarında sıklıkla -her ne kadar anlaşılabilir olsa da- basit beklenti ile daha somut nitelikte olması, hukuki bir düzenlemeye ya da iç hukukta yerleşik ve istikrarlı bir yargı kararına dayanması gereken meşru beklenti arasındaki fark vurgulanmaktadır (Kopecký/Slovakya, § 52; Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı/Türkiye (k.k), B. No: 22522/03, 9/12/2008).
V. İNCELEME VE GEREKÇE
31. Anayasa Mahkemesinin 7/1/2026 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip gereği düşünüldü:
A. Mülkiyet Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddia
1. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü
32. Başvurucu, İş Mahkemesinde yapılan duruşmada dinlenen tanık anlatımlarıyla 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak çalıştığının tespit edilmesine rağmen bu beyanların İdare Mahkemesince dikkate alınmadığını, mahkemece kabul edilen altı günlük çalışmasının ise fiili hizmet olarak sayılmadığını, 5434 sayılı Kanun'un 14. maddesi 5510 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılmasına rağmen hükme esas alındığını iddia ederek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
33. Bakanlık görüşünde, başvurucunun yargı makamları nezdinde tespit edilen ya da yerleşik bir içtihada dayanan bir mülkünün ya da meşru beklentisinin bulunmadığını belirtmiştir.
34. Başvurucu, Bakanlık görüşüne karşı başvuru formundaki beyanlarını tekrarlamıştır.
2. Değerlendirme
35. Anayasa'nın iddianın değerlendirilmesinde dayanak alınacak "Mülkiyet hakkı" başlıklı 35. maddesi şöyledir:
"Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz."
36. Anayasa Mahkemesi olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun sosyal güvenlik statüsüyle bağlantılı şekilde vekil öğretmen olarak görev yaptığı sürenin fiili hizmet süresi sayılmamasına ve doğum borçlanması talebinin kabul edilmemesine ilişkin şikâyeti mülkiyet hakkı kapsamında incelenecektir.
37. Anayasa'nın 35. maddesinin birinci fıkrasında "Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir." denilmek suretiyle mülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır. Anayasa'nın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu bağlamda mülk olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve gayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ve fikrî hakların yanı sıra icrası kabil olan her türlü alacak da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir (Mahmut Duran ve diğerleri [2. B.], B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).
38. Mülkiyet hakkının özel hukukta veya idari yargıda kabul edilen mülkiyet hakkı kavramlarından farklı bir anlam ve kapsamı olup bu alanlarda kabul edilen mülkiyet hakkı, yasal düzenlemeler ile yargı içtihatlarından bağımsız olarak özerk bir yorum ile ele alınmalıdır (Hüseyin Remzi Polge [2. B.], B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 31; Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri [2. B.], B. No: 2013/1178, 5/11/2015, § 51).
39. Anayasa'nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı; mevcut mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun Anayasa'yla korunan mülkiyet kavramı içinde değildir. Bu bağlamda belirtmek gerekir ki Anayasa'nın 35. maddesi soyut bir temele dayalı olarak mülkiyete erişmeyi ve mülkiyeti edinmeyi değil mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Bu hususun istisnası olarak belli durumlarda bir ekonomik değer veya icrası mümkün bir alacağı elde etmeye yönelik meşru bir beklenti Anayasa'da yer alan mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir (Kemal Yeler ve Ali Arslan Çelebi [1. B.], B. No: 2012/636, 15/4/2014, §§ 36, 37; Mehmet Şentürk [GK], B. No: 2014/13478, 25/7/2017, §§ 41, 53; Mustafa Ateşoğlu ve diğerleri, §§ 52-54).
40. Meşru beklenti objektif temelden uzak bir beklenti olmayıp belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteren yerleşik bir yargı içtihadına ya da ayni menfaatle ilgili hukuki bir işleme dayanan yeterli derecede somut nitelikteki bir beklentidir (Selçuk Emiroğlu [1. B.], B. No: 2013/5660, 20/3/2014, § 28; Mehmet Şentürk, § 42). Dolayısıyla Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma kapsamında olan meşru beklentiye dayalı mülkiyet hakkının tespiti mevcut hukuk sisteminde iddia edilen mülkiyet iddiasının tanınmasına bağlı olup bu tespit, mevzuat hükümleri ve yargı kararları ile yapılmaktadır (Üçgen Nakliyat Ticaret Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2013/845, 20/11/2014, § 37). Temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece mülkiyet hakkı kapsamında ileri sürülebilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir (Kemal Yeler ve Ali Arslan Çelebi, § 37).
41. Diğer taraftan yargı mercileri önünde hukukun ne şekilde yorumlanacağına ve uygulanacağına dair bir uyuşmazlık olduğunda ve bu bağlamda başvurucu tarafından ileri sürülen iddiaların yargı mercilerince kesin olarak reddedildiği durumlarda açık bir keyfîlik olmadığı veya bariz bir takdir hatası bulunmadığı sürece meşru bir beklentinin bulunduğu sonucuna varılamaz (Yusuf Dilekçi [2. B.], B. No: 2014/12026, 21/9/2017, § 48).
42. Somut olayda başvurucu 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak çalıştığını, bu hususun İş Mahkemesinde görülen duruşmada tanık anlatımı ile tespit edilmesine rağmen İdare Mahkemesince kabul edilmediğini ileri sürmüştür. Başvurucu doğum borçlanması talebinin idarece kabul edilmemesi üzerine İş Mahkemesi nezdinde ilgili dönemdeki çalışmasının tespiti ile birlikte doğum borçlanması talebinin kabul edilmesi istemiyle dava açmıştır. İş Mahkemesi ise yargı yolunun yanlışlığı nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar vermiştir. Başvurucu, bu karara karşı kanun yollarına başvurmadan İdare Mahkemesinde dava açma yoluna gitmiştir.
43. İdare Mahkemesi kayıtlara göre başvurucunun 21/3/1984-26/3/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak görev yaptığının kabul edilebileceğini belirtmiş ancak bu durumda dahi davanın kabul edilemeyeceğine hükmetmiştir. Buna göre söz konusu tarihler gözetildiğinde başvurucunun ay başından sonra göreve başladığı ve sonraki ay başı tarihi gelmeden önce görevinden ayrıldığı, mevzuat gereği kendisinden kesenek kesilmediği, bu nedenle anılan dönem için emekli sandığına tabi çalışmasının bulunmadığı ve tam kesenek alınmayan hizmet sürelerinin fiili hizmet süresinden sayılmasına da olanak olmadığı açıklanmıştır. Bölge İdare Mahkemesi ise başvurucunun 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak çalışıldığı hususunu doğrulayan bir tespit davasının bulunması gerektiğini, başvurucunun daha önce İş Mahkemesinde açılan davadaki tanık anlatımlarından hareketle iddialarına itibar etmenin mümkün olmadığını ayrıca belirterek istinaf başvurusunun reddine karar vermiştir.
44. Başvurucu, 21/3/1984-16/5/1984 tarihleri arasında vekil öğretmen olarak çalıştığını gösteren somut bir belge ortaya koyamamıştır. Bu nedenle mahkemelerce başvurucunun anılan dönemde çalıştığı yönündeki iddiasına itibar edilmemesinde isabetsizlik bulunduğu söylenemez.
45. Yukarıda açıklandığı üzere gerek Yargıtay gerekse Danıştay 5510 sayılı Kanun'un 41. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde düzenlenen doğum borçlanması talebinin kabul edilebilmesi için kadının doğumdan önce uzun vadeli sigortalılık kaydının bulunmasının şart olduğunu belirtmektedir (bkz. §§ 23-24). Yargıtay ve Danıştayın ilgili mevzuat hükümleri kapsamında ulaştıkları sonucun hukuk kurallarını yorumlama ve takdir yetkisi kapsamında olduğu görülmektedir (benzer yönde bkz. Hatice Kara [1. B.], B. No: 2013/3180, 13/4/2016, § 62). Başvuruya konu yargı kararlarında yapılan doğum borçlanması hakkından yararlanabilmek için öncesinde kişinin maaşından tam sigorta keseneği yapılmış olması gerektiği yönündeki yorumun bahsedilen Yargıtay ve Danıştay içtihatları ile uyumlu olduğu anlaşılmaktadır.
46. Sonuç olarak incelenen olayda başvurucunun Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı kapsamına giren bir ekonomik değeri veya en azından böyle bir değeri elde etme yönünde açık bir kanun hükmüne ya da yerleşik bir yargı içtihadına dayanan bir meşru beklentisi bulunmadığı kanaatine varılmıştır.
47. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının konu bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
B. Eşitlik İlkesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddia
48. Başvurucu 5510 sayılı Kanun'un 4. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre işçilerin bir gün çalışması hâlinde dahi sigorta primi kesilerek sigortalılığı sağlanırken aynı fıkranın (c) bendine göre idarenin kayıtlarına göre altı gün çalışmasına rağmen sigortalılık kaydının yapılmadığı, bu nedenle doğum borçlanması talebinin kabul edilmediği, bu uygulamanın eşitlik ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
49. Ayrımcılık iddiasının incelenebilmesi için başvurucuların kendileriyle benzer durumdaki kişilere yönelik farklı uygulamaların meşru bir temeli olmaksızın ırk, renk, cinsiyet, din, dil vb. ayrımcı bir nedene dayandığını makul delillerle ortaya koyması gerekir (Adnan Oktar (3) [2. B.], B. No: 2013/1123, 2/10/2013, § 50).
50. Anayasa'nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesi Anayasa'da güvence altına alınan hak ve özgürlüklerden yararlanılırken nesnel ve haklı bir neden olmaksızın aynı veya benzer durumda bulunan kişilere farklı muamelede bulunulmasını yasaklamaktadır. Nesnel ve makul bir şekilde haklılaştırılamayan, diğer bir ifadeyle meşru bir amaca dayanmayan ya da seçilen araç ile hedeflenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmayan farklı muameleler Anayasa'nın 10. maddesinin amaçları bağlamında ayrımcı karakterli olarak kabul edilir (Nuriye Arpa [2. B.], B. No: 2018/18505, 16/6/2021, § 58). Dolayısıyla hukuksal durumları aynı olanlara yönelik farklı muamelenin objektif ve makul bir sebebe dayandığı, farklı muamelenin öngörülen meşru amaç ile orantılı olduğu, diğer bir ifadeyle farklı muameleye tabi tutulan kişiye aşırı ve olağanın ötesinde bir külfet yüklenmediği hâllerde eşitlik ilkesi ihlal edilmeyecektir (Burcu Reis [1. B.], B. No: 2016/5824, 28/12/2021, § 50).
51. 5510 sayılı Kanun'un 4. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (c) bentlerinde ve bu kanun öncesinde bu kapsamdaki kişiler için uygulanan 506 sayılı Kanun ile 5434 sayılı Kanun kapsamında birbirinden farklı sigortalılık sistemleri öngörülmüştür. Bu iki sigorta sistemine dâhil olma yönünden kanun koyucunun farklı düzenlemeler yapması takdir yetkisi kapsamında olup söz konusu sigorta sistemlerine girme yönünden kişiler benzer durumda değildir.
52. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın konu bakımından yetkisizlik nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
2. Eşitlik ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA 7/1/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
AYM, ELMAS KARA, B. No: 2020/40146, 07.01.2026. Resmî kaynak.
Bu kararı içeren okuma derlemesi (PDF) · Bölüm 01, sayfa 292–302
Arşiv kesiti: 12 Ekim 2026. Kararlar tarihsel bağlamlarıyla aktarılır.
Hukuki durumunuzu birlikte değerlendirelim.
İlk iletişimde konunuzu kısaca iletebilirsiniz.
Hukuki hizmet alanlarımızı inceleyin
Bu yayınlar genel bilgilendirme amacı taşır. Somut olayınızın koşulları ayrıca değerlendirilmelidir.