İçeriğe geç
+90 531 883 33 88

Karar yılı 2026 · İkinci Bölüm

ZEYNAL KIRAN (2018/19594)

  • Mülkiyet hakkı

AYM kayıt alanı

Başvuru konusu

Başvuru, ön alım hakkına dayalı tapu iptal ve tescil davasının başında belirlenen ön alım bedelinin on yılı aşan dava süreci neticesinde aynen ödenmesine karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

Başvuru konusu, başvurucunun iddiasını anlatır; AYM’nin ihlal bulduğu anlamına gelmez. Sonuç için ilgili hakka ait hükmü okuyun.

Hak bazında

İncelenen haklar ve sonuç

HakMüdahaleSonuçGiderim
Mülkiyet hakkıTazminat (kamu kurumlarının tarafı olduğu uyuşmazlıklar)İhlal Olmadığı—

Bu tablo AYM’nin kayıt alanlarından aktarılmıştır. Bir kararda birden fazla hak ve farklı sonuç bulunabilir; kesin sonuç için kararın hüküm bölümü esastır.

Resmî metin

Resmî kararın tam metni

Kaynak: Anayasa Mahkemesi. Okunabilirlik için HTML biçimi düzenlenmiş; kararın metni ve kaynakta varsa ayrı görüşler korunmuştur. Karar, verildiği dönemin hukukunu yansıtır; sonraki mevzuat ve içtihat ayrıca incelenmelidir.

 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

 

ZEYNAL KIRAN BAŞVURUSU

(Başvuru Numarası: 2018/19594)

 

Karar Tarihi: 18/5/2026

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

KARAR

​

Başkan

:

Basri BAĞCI

Üyeler

:

Engin YILDIRIM

Kenan YAŞAR

Metin KIRATLI

Şaban KAZDAL

Raportör

:

Mehmet Sadık YAMLI

Başvurucu

:

Zeynal KIRAN

​

I. BAŞVURUNUN ÖZETİ

1. Başvuru, ön alım hakkına dayalı tapu iptal ve tescil davasının başında belirlenen ön alım bedelinin on yılı aşan dava süreci neticesinde aynen ödenmesine karar verilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.

2. Başvurucu aleyhine 1/3/2004 tarihinde ön alım hakkına dayalı olarak tapu iptal ve tescil davası açılmıştır. Büyükçekmece 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde (Mahkeme) görülen dava sürecinde esastan verilen kararlar Yargıtay tarafından üç defa bozulmuş ve son olarak Mahkeme 14/10/2014 tarihinde davanın kabulü ile başvurucu adına kayıtlı olan 1/4 payın tapusunun iptaline, davacı adına tesciline, ön alım bedeli olarak depo edilen ve 2003 yılındaki tapuda gösterilen satış bedeli ile harçlardan oluştuğu anlaşılan 5.180 TL'nin karar kesinleştiğinde tüm nemaları ile birlikte davalı başvurucuya verilmesine karar vermiştir. Başvurucu temyiz ve karar düzeltme dilekçelerinde, kendisi aleyhine davacının 5.180 TL gibi az bir bedel karşılığında çok yüksek değerdeki bir gayrimenkule sahip olacağını belirterek bu durumun mülkiyet hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Başvurucu ayrıca fiilî taksim bulunduğu hâlde aksi yöndeki bilirkişi raporuna dayanılarak fiilî taksim bulunmadığına karar verilmesinin de hukuka aykırı olduğunu dile getirmiştir. Mahkemenin kararı Yargıtay (kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin (Yargıtay) 12/4/2018 tarihli nihai kararı ile kesinleşmiştir. Yargıtayın onama ve karar düzeltme talebinin reddi kararlarında ayrı bir gerekçeye yer verilmediği görülmüştür.

3. Başvurucu, nihai kararı 26/5/2018 tarihinde öğrendikten sonra 21/6/2018 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

4. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.

5. Anayasa Mahkemesi tarafından Mahkemeden davacı tarafından depo edilen ve yargılama neticesinde davalı başvurucuya tüm nemaları ile birlikte ödenmesine karar verilen 5.180 TL ön alım bedelinin, Mahkemece nemalandırıldığına ve bu bedelin davalı başvurucuya ödendiğine ilişkin belgelerin gönderilmesi istenmiştir. Mahkeme, ön alım bedelinin 4/3/2005 tarihli ve 713 No.lu tahsilat makbuzu ile Mahkeme veznesine depo edildiği ve başvurucu tarafından paranın çekilmemesi üzerine 4/1/2015 tarihli ve 79 reddiyat No.lu reddiyat makbuzu ile maliye hazinesine aktarıldığı cevabını bildirmiştir. Söz konusu belgede işlem tutarının 113.733,45 TL olduğu görülmüştür. Anayasa Mahkemesi bu cevap üzerine davacı tarafça depo edilen ön alım bedelinin nemalandırılacağına yönelik Mahkemece verilmiş bir ara kararı olup olmadığına ve söz konusu bedelin başvurucu tarafından tahsilinin istendiğine dair varsa talep dilekçesinin gönderilmesini istemiştir. Mahkeme cevaben davalı başvurucunun ön alım bedelinin ödenmesine yönelik talebine ilişkin dilekçeye rastlanılmadığını ve talep olmaması nedeniyle ödeme yapılmadığını, on yıllık zamanaşımı dolması üzerine maliye hazinesine aktarıldığını belirtmiştir. Mahkeme nemalandırmaya dair herhangi bir ara kararı göndermemiştir.

6. Mahkemenin anılan cevabi yazıları başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucudan ayrıca başvuruya konu kararın kesinleşmesinin ardından anılan bedelin tahsil edilip edilmediği, tahsilat yapılmamış ise tahsilat için herhangi bir başvurusunun olup olmadığı sorulmuştur. Başvurucu verdiği cevapta 5.180 TL bedeli tahsil etmediğini, davanın haksız ve mesnetsiz olması nedeniyle davacı tarafından depo edilen bedelin tahsili için başvuru yapmadığını belirtmiştir. Başvurucu ayrıca taşınmazda fiilî taksim bulunduğunu ve davacının dürüstlük ilkesine aykırı hareket ettiğini ileri sürmüştür.

II. DEĞERLENDİRME

7. Başvurucunun başvurusunda, taşınmazda fiilî taksim bulunduğu hâlde aksi yöndeki bilirkişi raporuna dayanılarak fiilî taksim bulunmadığı yönünde karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu iddiası ile davanın on dört yıl sürmesi ve davanın başında belirlenen 5.180 TL bedelin on dört yıl sonra aynen şufa bedeli olarak ödenmesine karar verilmesinin mülkiyet hakkını ihlal ettiği iddiasını ileri sürdüğü anlaşılmaktadır.

8. Başvurucunun şikâyetlerinin esas itibarıyla mülkiyet hakkını ilgilendirdiği anlaşıldığından başvurucunun bütün şikâyetlerinin mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi gerekir.

9. Açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

10. Somut olayda başvurucunun uyuşmazlığa konu taşınmaz payını tapuda satın almış olduğu dikkate alındığında başvurucu yönünden Anayasa'nın 35. maddesi anlamında mülkün mevcut olduğu kuşkusuzdur.

11. Olayda başvurucunun mülkiyet hakkına yönelik olarak kamu makamlarınca doğrudan yapılan bir müdahale mevcut olmayıp özel kişiler arası bir uyuşmazlık söz konusudur. Dolayısıyla başvuruda, devletin mülkiyet hakkına ilişkin pozitif yükümlülükleri yönünden inceleme yapılması gerekmektedir (benzer yönde bkz. Hüseyin Ak [1. B.], B. No: 2016/77854, 1/7/2020, § 50; C.B.B. [2. B.], B. No: 2018/27003, 11/5/2022, § 29).

12. Mülkiyet hakkının korunmasının devlete birtakım pozitif yükümlülükler yüklediği hususu, Anayasa'nın 35. maddesinin lafzında açık bir biçimde düzenlenmemiş ise de bu güvencenin sadece devlete atfedilebilen müdahalelere yönelik sınırlamalar getirdiği, bireyi üçüncü kişilerin müdahalelerine karşı korumasız bıraktığı düşünülemez. Pozitif yükümlülüklerin ortaya çıkmasının nedeni gerçek anlamda koruma sağlanmasıdır. Buna göre anılan maddede bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının gerçekten ve etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin müdahaleden kaçınmasına bağlı değildir. Gerçek anlamda koruma sağlanması için devletin negatif yükümlülükleri dışında pozitif yükümlülüklerinin de olması gerekir. Dolayısıyla Anayasa'nın 5. ve 35. maddeleri uyarınca devletin mülkiyet hakkının korunmasına ilişkin pozitif yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu bağlamda söz konusu pozitif yükümlülükler, kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere mülkiyet hakkının korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirir (Türkiye Emekliler Derneği [1. B.], B. No: 2012/1035, 17/7/2014, §§ 34-38; Eyyüp Boynukara [1. B.], B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41; Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol Ürünleri Sanayi Ticaret Limited Şirketi [2. B.], B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 43).

13. Devletin pozitif yükümlülükleri, mülkiyet hakkına yapılan müdahalelere karşı usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal yolları da içeren etkili hukuksal bir çerçeve oluşturma, oluşturulan bu hukuksal çerçeve kapsamında yargısal ve idari makamların bireylerin özel kişilerle olan uyuşmazlıklarında etkili ve adil bir karar vermesini temin etme sorumluluklarını da içermektedir (Selahattin Turan [1. B.], B. No: 2014/11410, 22/6/2017, § 41).

14. Özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklarda olayda tarafların birbirleriyle çatışan menfaatleri söz konusudur. Dolayısıyla tarafların karşı karşıya gelen menfaatleri çerçevesinde mülkiyet hakkını korumakla yükümlü olan devletin maddi ve usule ilişkin pozitif yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği dikkate alınarak sonuca varılmalıdır. Bu bağlamda ilk olarak belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir bir kanun hükmünün mevcut olup olmadığı irdelenmelidir (Hüseyin Ak, § 53).

15. İkinci olarak başvurucuya mülkiyet hakkına yapılan müdahaleye karşı etkili biçimde itiraz edebilme, savunma ve iddialarını yetkili makamlar önünde ortaya koyabilme olanağının tanınıp tanınmadığı incelenmelidir. Anayasa'nın 35. maddesi usule ilişkin açık bir güvenceden söz etmemektedir. Bununla birlikte mülkiyet hakkının gerçek anlamda korunabilmesi bakımından bu madde, Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da ifade edildiği üzere mülk sahibine müdahalenin kanun dışı veya keyfî ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin biçimde ortaya koyabilme olanağının tanınması güvencesini kapsamaktadır. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin bütününe bakılarak yapılmalıdır (Züliye Öztürk [1. B.], B. No: 2014/1734, 14/9/2017, § 36; Bekir Yazıcı [GK], B. No: 2013/3044, 17/12/2015, § 71).

16. Mülkiyet hakkının usule ilişkin güvenceleri hem özel kişiler arasındaki mülkiyet uyuşmazlıklarında hem de taraflardan birinin kamu gücü olduğu durumlarda geçerlidir. Bu bağlamda mülkiyet hakkının korunmasının söz konusu olduğu durumlarda usule ilişkin güvencelerin somut olayda yerine getirildiğinden söz edilebilmesi için mahkemelerin kararlarında konu ile ilgili ve yeterli gerekçe bulunmalıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu zorunluluk davacının bütün iddialarına cevap verilmesi anlamına gelmemekle birlikte mülkiyet hakkını ilgilendiren, davanın sonucuna etkili esasa ilişkin temel iddia ve itirazların yargılama makamlarınca özenli bir şekilde değerlendirilerek karşılanması gerekir (Kamil Darbaz ve Gmo Yapı Grup End. San. Tic. Ltd. Şti. [2. B.], B. No: 2015/12563, 24/5/2018, § 53).

17. Son olarak ise başvurucunun mülkiyet haklarını koruyacak ve yeterli güvenceler sağlayacak hukuksal mekanizmaların oluşturulup oluşturulmadığı incelenmelidir. Özel kişilerin mülkiyet haklarının çatıştığı bu gibi durumlarda bunlardan hangisine üstünlük tanınacağının takdiri, kanun koyucuya ve somut olayın şartları gözönünde bulundurularak yargı mercilerine aittir. Bununla birlikte her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir sonuca da yol açmaması gerekir. Menfaatler dengesinin kurulmasında taraflardan biri aleyhine bireysel olarak aşırı ve olağan dışı bir külfetin yüklenmesi pozitif yükümlülüklerin ihlali sonucunu doğurabilir. Olayın bütün şartları ve taraflara tanınan tüm imkânlar ile tarafların tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak menfaatlerin adil bir şekilde dengelenip dengelenmediği değerlendirilmelidir (Faik Tari ve Sultan Tari [2. B.], B. No: 2014/12321, 20/7/2017, § 52).

18. İncelenen olayda başvurucu, ön alım hakkının -kendi aleyhine kullandırılması ile ilgili- başlıca iki husus nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Bunlardan birincisi fiilî taksim olgusunun bulunduğu hâlde dikkate alınmaması, diğeri ise yargılamanın başında belirlenen depo bedelinin uzun yargılama süresi sonunda kendisi aleyhine ancak davacı taraf lehine haksız kazanç sağlayacak şekilde cüzi bir bedel hâline gelmiş olduğu iddialarıdır.

19. Bu bağlamda ilk olarak ön alım hakkının kullandırılması ile ilgili belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir bir kanun hükmünün varlığı hususu irdelenmelidir. Somut olayda başvurucunun taşınmaz üzerindeki payı 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 732., 733. ve 734. maddelerine istinaden davacı adına tescil edilmiştir. Bu durumda yargı mercilerince mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına konu edilen uyuşmazlığın çözümüne ilişkin olarak önceden oluşturulan, öngörülebilir, ulaşılabilir ve belirli nitelikte olduğu anlaşılan bir hukuksal çerçeve kapsamında sonuca varıldığı görülmüştür.

20. İkinci olarak başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahaleye etkin bir biçimde itiraz edebilme, savunma ve iddialarını yetkili makamlar önünde ortaya koyabilme olanağının tanınıp tanınmadığı incelenmelidir. Mülkiyet hakkının ihlali iddiasına konu edilen yargılama sürecinin bütününe bakıldığında başvurucunun kendisini vekil ile temsil ettirdiği, başvurucuya itiraz ve savunmalarını ortaya koyabilme ve delillerini sunabilme olanağının tanındığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda belirtmek gerekir ki Anayasa Mahkemesinin delillerin değerlendirilmesi ve hukuk kurallarının yorumlanmasına yönelik şikâyetler bakımından görevi, bireysel başvurunun ikincil doğası gereği sınırlıdır. Yargı mercileri önünde hukukun ne şekilde yorumlanacağına ve uygulanacağına dair bir uyuşmazlık olduğunda ve bu bağlamda başvurucu tarafından ileri sürülen iddiaların yargı mercilerince reddedildiği durumlarda açıkça keyfî olmadığı veya bariz bir takdir hatası içermediği sürece Anayasa Mahkemesinin yargı mercilerinin takdirine müdahale etmesi mümkün değildir. Bu yönden başvurucunun fiilî taksim bulunduğu hâlde aksi yöndeki bilirkişi raporuna dayanılarak fiilî taksim bulunmadığına karar verilmesine ilişkin iddiası bakımından başvuruya konu kararın açıkça keyfî olmadığı gibi bariz bir takdir hatası da içermediği değerlendirilmiştir.

21. Diğer taraftan başvurucunun yargılamanın başında belirlenen depo bedelinin uzun yargılama süresi sonunda kendisi aleyhine ancak davacı taraf lehine haksız kazanç sağlayacak şekilde cüzi bir bedel hâline gelmiş olduğu iddiasının ise mülkiyet hakkı yönünden başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yükleyip yüklemediği değerlendirilmelidir. Özel kişilerin mülkiyet haklarının çatıştığı bu gibi durumlarda bunlardan hangisine üstünlük tanınacağının takdiri, kanun koyucuya ve somut olayın şartları gözönünde bulundurularak yargı mercilerine ait bir yetkidir. Bununla birlikte her iki tarafın menfaatlerinin mümkün olduğunca dengelenmesi ve sürecin taraflardan biri aleyhine ölçüsüz bir sonuca da yol açmaması gerekir (Abbas Korkmaz ve diğerleri [1. B.], B. No: 2014/17715, 9/11/2017, § 48).

22. 4721 sayılı Kanun'a göre ön alım hakkı sahibi adına payın tesciline karar verilebilmesi için satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerinin ödenmesi gerekmektedir. Zira ön alım hakkı kullandırılarak tapu kaydının iptal edilmesi karşılığında satış bedelinin başvurucuya ödenmesi başvurucuya yükletilen külfeti hafifletmektedir.

23. Öte yandan ön alım davalarının üçüncü kişiler arasında gerçekleştiği dikkate alındığında devletin pozitif yükümlülüğünün mülkiyet hakkı bağlamında taraflar arasındaki menfaat dengesini koruyacak hukuki mekanizmanın iyi işletilmesini sağlamakla sınırlı olduğu hatırlanmalıdır. Ön alım hakkı 4721 sayılı Kanun'un 732. maddesi gereğince paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde diğer paydaşların satılan bu payı alma haklarıdır. Dolayısıyla payı alan alıcı aleyhine dava yoluyla kullanılacak bu hak taşınmazın satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerinin toplamından oluşan ön alım bedelinin ilgilisine verilmesi karşılığında davalı paydaşa payın/taşınmazın devredilmesi şeklinde kullanılmaktadır. Satıcı olan paydaşın üçüncü kişi alıcıya payını gerçek değerinde satıp satmadığı ön alım davalarının konusunu oluşturmamaktadır. Bu durumda bir paydaş farklı saiklerle payını gerçek değerinin altında veya üstünde satabilir. Söz konusu payı satın almak isteyen diğer paydaş ancak kararlaştırılan bu bedeli karşılaması hâlinde payın mülkiyetini kazanabilmektedir.

24. Devletin pozitif yükümlülüğü bağlamındaki mahkemelerce değerlendirilecek husus, sadece payın satış bedelini tespit etmesine yönelik olup bu bedelin payın gerçek karşılığı olup olmadığı hususu değildir. Zira ön alım hakkının kullanılmasına ilişkin meseleler, kamulaştırma işlemi gibi devlet tarafından bireyin mülkiyetine doğrudan bir müdahaleyi içermemekte ve bu nedenle ön alım bedelinin kamulaştırma bedeli gibi -Anayasa'nın 46. maddesinde öngörüldüğü şekilde- taşınmazın gerçek karşılığı olmasına ilişkin bir anayasal güvenceyi kapsamamaktadır. Devletin ön alım davalarında ön alım bedeline ilişkin pozitif yükümlülüğü Anayasa Mahkemesinin içtihatlarında da ifade edildiği üzere mahkemelerce ön alım konusu yapılan taşınmazın/payın satış bedelinin tüm masraflarıyla birlikte tespit edilerek yargılama devamı boyunca tespit edilen bu bedelin değer kaybetmemesi amacıyla vadelendirilmesiyle sınırlıdır.

25. Nitekim Anayasa Mahkemesinin Mümin Gider ve Süleyman Sarnav ([2. B.], B. No: 2016/62537, 20/11/2019) ile Hüseyin Ak kararlarında ön alım hakkına dayalı tapu iptal ve tescil davası sürecinde pozitif yükümlülükler bağlamında başvuruculara aşırı bir külfet yüklenmemesi için iptal edilen tapu karşılığında ödenen ön alım bedelinin önemli ölçüde değer kaybına uğratılmaması gerektiği belirtilmiştir. Bu noktada özellikle depo edilen bedelin vadeli bir mevduat hesabına yatırılmasının yargı sürecinin hızlı işlememesinin taraflar üzerinde oluşturduğu olumsuz etkileri asgari seviyeye indirgeyeceğine dikkat çekilmiştir. Bu kapsamda depo edilen bedelin vadeli bir mevduat hesabına yatırılmamasının mülkiyet hakkının devlete yüklediği pozitif yükümlülüğün ihlali sonucunu doğuracağı vurgulanmıştır.

26. Eldeki olayda ön alım davası sonucunda başvurucuya ait tapu kaydı iptal edilmiş, karşılığında 2003 yılı satın alma bedeli ve harç tutarı dikkate alınarak belirlenen ön alım bedeli depo edilmiş, fakat ön alım bedeli başvurucuya ödenmemiştir. Bununla birlikte başvurucu başvuru formunda depo edilen bedelin ödenmemesinden açıkça bir şikâyet dile getirmemiş, bunun yerine anılan bedelin yargılamanın uzun sürmesinden kaynaklı olarak gayrimenkulün gerçek değerinin çok altında kalmış olmasından yakınmıştır. Nitekim Anayasa Mahkemesince başvurucuya, başvuruya konu kararın kesinleşmesinin ardından anılan bedelin tahsil edilip edilmediği, tahsil edilmemiş ise tahsili için herhangi bir başvurusunun olup olmadığı sorulmuş, başvurucu verdiği cevapta 5.180 TL ön alım bedelini tahsil etmediğini, davanın haksız ve mesnetsiz olması nedeniyle davacı tarafından depo edilen bedelin tahsili için başvuru yapmadığını belirtmiştir. Başvurucu ayrıca taşınmazda fiilî taksim bulunduğunu ve davacının dürüstlük ilkesine aykırı hareket ettiğini yeniden dile getirmiştir.

27. Olaya bakıldığında Mahkemece ön alım konusu yapılan taşınmazın satış bedeli masraflarıyla birlikte Yargıtay uygulaması doğrultusunda tespit edilmiştir. Başvurucunun bu tespite bir itirazı bulunmamaktadır. Tespit edilen bu bedel makul sayılabilecek bir sürede davacı tarafından depo edilmiştir. Her ne kadar Mahkemece verilmiş ön alım bedelinin vadelendirilmesine ilişkin bir karara rastlanılmamışsa da depo edilen miktarla (5.180 TL) Hazineye aktarılan miktarın (113.733,45 TL) arasında farklılık olduğu dikkate alınarak ön alım bedelinin nemalandırıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Mahkeme kararının hüküm fıkrasında ön alım bedelinin tüm nemalarıyla birlikte başvurucuya ödenmesine karar verildiği görülmektedir. Bunun yanında başvurucu adına depo edilen ön alım bedelinin karar kesinleştiğinde başvurucuya ödenmesine karar verilmesine rağmen kararın Yargıtay incelemesi aşamasında henüz kesinleşmemişken -4/1/2015 tarihinde- Hazineye aktarıldığı anlaşılmakta ise de başvurucunun hiçbir aşamada ön alım bedelinin Hazineye devredilmesinden kaynaklı bir şikâyeti de bulunmadığından bu konuda daha öte bir değerlendirmeye ihtiyaç görülmemiştir. Bu durumda davalı olan başvurucuya ödenmesine karar verilen ön alım bedelinin belirlenmesinde devletin pozitif yükümlülükleri kapsamında hukuki mekanizmanın iyi işletilmediğinin söylenemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.

28. Açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

III. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

B. Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının İHLAL EDİLMEDİĞİNE,

C. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA,

D. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 18/5/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

AYM, ZEYNAL KIRAN, B. No: 2018/19594, 18.05.2026. Resmî kaynak.

Bu kararı içeren okuma derlemesi (PDF) · Bölüm 09, sayfa 28–34

Arşiv kesiti: 12 Ekim 2026. Kararlar tarihsel bağlamlarıyla aktarılır.

Hukuki durumunuzu birlikte değerlendirelim.

İlk iletişimde konunuzu kısaca iletebilirsiniz.

Hukuki hizmet alanlarımızı inceleyin

Bu yayınlar genel bilgilendirme amacı taşır. Somut olayınızın koşulları ayrıca değerlendirilmelidir.